Maraş katliamı tanığının ağzından 'katliam ve vahşet'
Maraş katliamı tanığının ağzından 'katliam ve vahşet'
Türkiye tarihinde kara bir leke olarak anılan ve halen aydınlatılamayan 24 Aralık 1978 Maraş katliamı 34'ncü yılında. 111 Kürt Alevi yurttaşın katledilmesi ile sonuçlanan katliamın tanıklarından Yasin Aytaç (50), olaylar sırasında yakılan evlerden ölü ve yaralıları çıkarmakla görevlendirildiğini söyleyerek, "Faşistler girdikleri her evi çıktıklarında yakıyorlardı.
Türkiye'de Kürt Alevilerine yönelik gerçekleştirilen en kanlı katliamlardan biri olan 24 Aralık 1978 Maraş katliamı 34'ncü yılında. Yapılan teknik araştırmalar sonucu, hazırlıkları 8 ay öncesinden yapılan katliamda evleri "Nüfus sayımı" ve "Mektupların kaybolmasını engellemek" gerekçeleri ile kırmızıya boyanan Kürt Alevi yurttaşlardan 111'i vahşice katledildi. Binlercesinin yaralandığı olaylarda 552 ev ve 289 işyeri yakılıp yıkılırken, Kürt Alevi yurttaşların yüzde 80'i ise zorla göç ettirildi. Ülkücü Gençlik Derneği tarafından Maraş'a getirilen "Güneş Ne zaman Doğacak" isimli filmin 16 Aralık 1978 günü Çiçek Sineması'nda gösterime sokulması ile devreye konulan katliam senaryosu için düğmeye, sinema salonunda patlatılan tesir gücü az ses bombası ile basıldı. Salondan çıkan ülkücülerin "Müslüman Türkiye", "Milliyetçi Türkiye", "Komünistler Moskova'ya" ve "Başbuğ Türkeş" sloganları ile kolları sıvadığı katliamın tanıklarından Yasin Aytaç (50), o dönemde yaşanılanları DİHA'ya anlattı. Aslen Elbistanlı olup o dönem Maraş'ta Endüstri Meslek Lisesi 2'nci sınıf öğrencisi olan Aytaç, asla unutamayacağını belirttiği olaylar sırasında henüz 16 yaşında olduğuna dikkat çekti.
20 Aralık'ta Akın Kıraathanesi ülkücüler tarafından tarandı
Katliamın daha önceden planlanmış organizeli bir saldırı olduğunun açıkça ortada olduğunu ifade eden Aytaç, "Ülkücü gençlik tarafından Çiçek Sineması'na Cüneyt Arkın'ın oynadığı bir film getirilmişti. Gösterim sırasında meydana gelen patlama ve patlama sonrası yaşanan gerginlik ile olaylar için düğmeye basıldı. Gerginlik ertesi gün okullara da yansımıştı. Benim okuduğum okulda 5-6 kişiydik. Azınlık olduğumuz için üzerimizde yoğun bir baskı vardı. Gece evimiz bir grup ülkücü tarafından basıldı. Okula gelmememiz konusunda tehdit edildik. Ama arkadaşlarla karar alarak 20 Aralık sabahı okulumuza tekrar gittik. Okulda Alevi Kürtler ve sosyalistlerin yoğunlukta yaşadığı Yörük Selim Mahallesi'nde bulunan Akın Kıraathanesi'nin tarandığını duyduk. Tabi gerginlik her geçen dakika artıyordu. Ertesi gün saat 16.00'da (21 Aralık) sınıf öğretmenimiz ve matematik dersimize giren Mustafa Yüzbaşıoğlu ile Hacı Çolak isimli öğretmenlerimizin okuldan eve giderken silahlı saldırıya uğradığını duyduk. Katledilen iki öğretmen de bizim öğretmenimizdi ve biraz önce dersinden çıkmıştık" dedi.
'Evde nöbet tuttuk'
Yörük Selim Mahallesi'nin bitişiğindeki mahallede oturduklarını ve ülkücülerin tehdidi altında oldukları için evi terk etmek zorunda kaldıklarını söyleyen Aytaç, "Saldırıda öldürülen öğretmenimiz Hacı Çolak'ın evine gittik. Kendi aramızda, bir gün sonra cenazeler kaldırılacağı için sabaha kadar Hacı öğretmenin başında nöbet tutma kararı aldık. Ayrıca Mustafa Yüzbaşıoğlu yaralı olarak hastanedeydi. Hastane de Yavuz Selim Mahallesi'nin içerisindeydi. Biz hastaneye gidip Mustafa hocayı da ziyaret ettik. Hatta bizimle de konuşup 'Öyle birkaç tane itin mermisiyle ölmem' demişti. Biz bunun üzerine rahatladık ve Hacı öğretmenin evinde nöbet tutmaya başladık. Sabaha karşı Mustafa öğretmenin de öldüğünü haber aldık" diye konuştu.
'Hastane yetkilileri cenazeleri erken vermeyerek ülkücüler için zaman yarattı'
Ertesi günün (22 Aralık Cuma) sabahı hastaneden almak istedikleri cenazenin bir türlü kendilerine verilmediğine dikkat çeken Aytaç, "Bize öğleden sonra cenazeleri teslim edeceklerini söylediler. Bu da Cuma namazı çıkışına denk geliyordu. Tabi bu sırada kentteki gerici ve faşistler konu ile ilgili cenazelerin kaldırılacağı haberini aldıkları için kentin içerisinde yığınak yapmışlar. Ve hazırlıklarını yapmışlar. Bu süre hastane yöneticileri tarafından onlara hazırlıkları yapmaları için verilmiş" dedi.
'Binalardan ne bulurlarsa üzerimize atıyor, ateş açıyorlardı'
Cenazeleri aldıktan sonra kent merkezine doğru yürüyüşe geçtiklerini söyleyen Aytaç, "Yürüyüş kortejimizin çevresi polisten çok askeri birlikler tarafından tutulmuştu. Ulu Camii önüne geldiğimizde bir grup faşist önümüze barikat kurarak camiye girmemize izin vermiyorlardı. Kortej orada uzunca bir süre bekledi. Daha sonra bir yandan barikat kuran faşistler diğer yandan caddenin sağında ve solunda bulunan evlerden korteje saldırı oldu. Binalardan ne buluyorlarsa üzerimize atıyorlardı. Silah sıkıyorlardı. Bir anda çatışma çıktı bu sırada cenazeler yere düştü. Saldırı o kadar şiddetliydi ki geri dönmek zorunda kaldık. Yeniden Yörük Selim Mahallesi'ne doğru yürüyüşe geçtik" diye ifade etti.
'Devrimci polisler bize yardım etti'
Geçtikleri tüm sokakların ülkücüler tarafından tutulduğunu ve sürekli kortejin üzerine ateş açıldığını aktaran Aytaç, "O dönem polis teşkilatı içerisinde POL-DER'li polisler vardı. Devrimci polislerdi bunlar. Biz onların yardımı ile Yörük Selim Mahallesi'ne çıktık. Ve o gün o saldırıda 3 kişi daha yaşamını yitirdi. Askerler olayları durdurabilmek için sadece havaya ateş açıyordu. Başkada hiçbir müdahalede bulunmadı. Tabi olaylar daha da büyüdü. Mahalleye geldiğimizde 6-7 kişilik bir gruptuk. Daha sonra dolmuş şoförü olduğunu öğrendiğimiz bir ailenin yanına çıktık. Tamamen tanımadığımız bir aileydi ve bize sahip çıktı. Orda kaldık" diye bildirdi.
'Girdikleri her evi çıktıklarında yakıyorlardı'
Gece boyunca mahalleye doğru ülkücülerin saldırısının devam ettiğini belirten Aytaç, "Sabaha doğru daha da artmaya başladı. Gruplar halinde mahalleye saldırıyorlar. Ve biz de bulunduğumuz yer yüksek olduğu için bunu pencerelerden gözlemleyebiliyorduk. Evlere giriyorlar. Daha sonra evlerin içerisinde silah sesleri geliyor. Girip çıktıkları evleri yakıyorlardı. Bizim bulunduğumuz eve yaklaştıklarında tabi kendimizi savunabileceğimiz herhangi bir ateşli silah bulunmadığı için biz evde bulunan kesici vesaire aletlerle kendimizi savunmak için tedbirler aldık. Çünkü karşımızdaki güruh kalabalık bir grup ve silahlıydı. Bizim bulunduğumuz yere doğru oldukça yaklaştıklarında yoğun silah sesleri duymaya başladık. O sırada pencereden kontrol ettiğimizde yukardan bir helikopterin mahalleden uçtuğunu gördük. Tabi açılan ateşin helikopterden mi, başka bir yerden mi yapıldığını göremedik" dedi.
'Yanmakta olan evlerde yaralı ve ölüleri çıkarmamızı istediler'
Bu sırada saldırgan ülkücü grubun geri çekildiğini gördüklerini söyleyen Aytaç, "Yörük Selim Mahallesi'nin bir diğer özelliği de Maraş'ta bulunan askeri Alaya oldukça yakın olmasıydı. Biz faşist grubun geriye çekildiğini görünce bulunduğumuz yerden çıktık. Çevrede bir sürü ev yakılmış, yıkılmıştı. Mahalleyi savunmakta olan gençlerle buluştuk. Onlarla konuştuk. Çünkü ciddi bir can pazarı yaşanıyordu. O yüzden mahalleyi savunmak üzere kendilerine katkıda bulunmak istediğimizi söyledik. Fakat bizim bulunduğumuz yerde kalmamızı ve halen yanmakta olan evlerin içinde bulunan yaralı ve ölüleri dışarı çıkarmamızı istediler" diye konuştu.
'Bir aile oturdukları sofrada katledilmişti'
Bunun üzerine orda bulunan grup ile birlikte yanan evlere tek tek girerek evde bulunan yaralı ve cenazeleri dışarı çıkarmaya başladıklarını hatırlatan Aytaç, "Başta da ifade ettiğim gibi ben 16 yaşında bir gençtim. Evlerin içerisine girdiğimde gerçekten gördüklerim dehşet verici ve inanılmaz şeylerdi. Kimileri baskın sırasında hazırladıkları sofranın başında silahla balta ile tahra ile öldürülmüştü. Kadın, çocuk demeden. Yani evin içerisinde kim varsa inanılmaz şekilde hunharca katledilmişti. Şimdi tabi biz yaralı ve ölüleri nasıl seçeceğimiz konusunda çok iyi bilmediğimiz için kendi yöntemlerimizle nefes alıp almadığını dinleyip ona göre ayırıyorduk. Çünkü yanlışlıkla bir yaralıyı karıştırıp ölülerin arasına karıştırmak istemiyorduk. Ancak dediğim gibi dehşet verici bir durumdu" dedi.
'Kundaktaki bebeğin boğazını kesmişlerdi'
Unutamadığı anlardan birinin ise tahta beşikte katledilen bebek olduğunu ifade eden Aytaç, "Girdiğimiz evlerden birinde katledilen aile bireylerini dışarı çıkardık. Ev halen yanıyordu ve içeriyi duman kaplamıştı. Bu sırada gözümüze tahta beşik takıldı. Üstü örtü ile kaplıydı. Beşiği görür görmez arkadaşım ile birlikte muhtemelen bebek sağ kalmıştır diyerek beşiğe doğru yöneldik. Örtüyü kaldırdığımızda henüz kundakta olan bebeğin boğazının kesilerek öldürüldüğüne şahit olduk. Çok etkilendim. Arkadaşım ise şoka girdi. Bu gördüğüm manzarayı hayatım boyunca asla unutamam" diye anlattı.
'Asker, hemen yanında işlenen cinayetlere seyirci kalıyordu'
Evlerde bulunan cenaze ve yaralıları askeri araçlara yükledikten sonra sağ kalan mahalle sakinleri ile birlikte mahallenin hemen bitişiğindeki askeri birliğe tel örgülerin altından sürünerek girip sığındıklarını belirten Aytaç, "Korumasızdık. Askerler olaylara karışmıyordu. Askeri birliğin 5-10 metre uzaklığındaki evlerde insanlar öldürülürken, alayda bulunan askerler hiçbir müdahalede bulunmuyordu. Sadece alayı koruyorlardı. Bu yüzden alayın içerisine girme kararı aldık. İki gün boyunca alayda kaldık. Bu süre zarfında mahallede saldırılar devam etti. Daha sonra üzeri kapalı askeri araçlarla valilik konağına doğru yola çıkarıldık. Askerler bizden görünmememiz için aracın kasasının içine uzanmamızı istedi. Yolda olayların halen devam ettiğini gördük. O şekilde önce valiliğe oradan da askeri araçlarla trene ve trenle de Maraş dışına çıkarıldık" diye kaydetti.
'Solcu polis İçişleri Bakanı'na silahını fırlattı'
4 gün süren olaylar için şehir dışından çok sayıda insanın getirildiğini belirten Aytaç şunları kaydetti: "İnanılmaz kalabalık gruplar vardı ve çok değişik insanlar vardı. O dönem devrimci polislerin örgütlendiği POL-DER vardı. İlk 19-21 Aralık günleri gerginlik devam ederken biz daha sonra polis ile o gerici güruh arasında çatışma çıkmaması için polis teşkilatının tamamen geri çekildiğini duyduk. Çünkü ortalıkta polisler yoktu. Hatta şöyle bir olaya tanıklık ettim. O zaman ki İçişleri Bakanı İrfan Özaydınlı talihsiz bir açıklama yapmış, Maraş olaylarının solcuların provokasyonu sonucu ortaya çıktığını söylemişti. Bizim okula gelip giden sivil bir polis vardı. Bu sözlerin ardından elindeki silahı İçişleri Bakanı Özaydınlı'ya fırlattı."/ Diha