Yüksekova Neden İl Olamıyor?
Yüksekova’nın il olma meselesi, çoğu zaman yanlış gündelik tartışmaların içine çekilen, bağlamından koparılan ve kolayca sloganlaştırılan bir “vaat nesnesi” haline getirilmiş durumda. Oysa Yüksekova, idari olarak Hakkâri’ye bağlı bir ilçe olsa da bu tanım sahadaki gerçekliği açıklamakta artık yetersiz kalıyor. Bugüne kadar bu konuya hiç dokunmadım; çünkü mesele genellikle teknik, sosyolojik ve mekânsal boyutlarıyla değil; duygusal refleksler ve yüzeysel karşılaştırmalar üzerinden ele alınıyor. Bu da hakikati sağlıklı biçimde konuşmayı neredeyse imkânsız kılıyor.
Yüksekova’nın il statüsüne kavuşamaması, sadece idari bir karar değil; bürokratik dengelerden güvenlik algısına kadar uzanan çok katmanlı bir düğümün sonucudur. Hakkâri merkezli yerleşik bürokrasinin kurumsal gücü, Yüksekova’nın yükselişi karşısında sessiz bir direnç noktası oluştururken; Yüksekova’da merkezi idareyle eş düzeyde ilişki kurabilecek kurumsallaşmış bir bürokratik geleneğin eksikliği bu dengeyi bozuyor. Üstelik sınır hattına yakınlığın getirdiği ekonomik hareketliliğin kayıt dışı ağlarla örülmesi, devlet aklında bölgeyi “riskli” bir alan olarak kodlayan güvenlikçi bir refleksi besledi. Geçmişin siyasal hafızası da bu tabloya eklenince, Yüksekova’nın kalkınma dosyası her seferinde rafa kaldırılan bir evraka dönüştü.
Bu direncin bir diğer yüzü ise Hakkâri merkezli yerleşik eşrafın ve bürokrasinin "hayatta kalma" refleksidir. Yüksekova’nın il statüsü kazanması, Hakkâri için sadece bir unvan kaybı değil, nüfusun ve yatırımların hızla kayacağı bir senaryoda “hayalet şehre” dönüşme korkusudur. Bu varoluşsal rekabet, Ankara koridorlarında Yüksekova lobisinin önündeki en büyük psikolojik ve yerel bariyerlerden birini oluşturmaktadır.
İdari statü tartışmalarının gölgesinde kalan asıl trajedi ise mekânsal planlama hatalarıdır. Jeolojik açıdan aktif bir deprem bölgesinde yer alan ve bereketli bir ovaya sahip olan Yüksekova’nın, doğrudan bu tarım toprakları üzerine inşa edilmiş olması büyük bir planlama zaafıdır. Bu tercih, sadece tarımsal potansiyeli heba etmekle kalmıyor, olası bir afet senaryosunda ağır bir insani maliyet riskini de içinde barındırıyor. Uzun vadeli bir kalkınma vizyonundan ziyade kısa vadeli ihtiyaçlarla şekillenen bu yapı, Yüksekova’nın modern bir şehir kimliğine bürünmesini zorlaştırıyor. Yüksekova bugün devasa havalimanı ve gümrük kapısıyla “il donatılarına” sahip stratejik bir üs görünümündedir. Ancak bu modern altyapı, kentin çarpık sosyolojik dokusu ve şehirleşme kalitesiyle derin bir tezat oluşturmaktadır. Kent, “modern bir şehir” olamadan “stratejik bir karakol” hüviyetine sıkıştırılmıştır.
Hakkâri ile Yüksekova arasındaki fark, bir tabeladan çok daha fazlasıdır. Hakkâri, mirlik döneminden gelen köklü idari geçmişiyle aristokrat bir şehir geleneğini temsil ederken, Yüksekova merkezi ancak 100-150 yıllık bir geçmişe sahip, göçebelerin yerleşimiyle filizlenmiş genç bir yerleşimdir. Hakkâri bir “memur ve bürokrasi kenti” profili çizerken, Yüksekova ticaretin ve hareketliliğin belirlediği dinamik bir bölge kimliği taşır. Ancak bu hızlı büyüme, şehir kültürünün tam anlamıyla oturmasını zorlaştırmıştır. Güçlü aşiret bağları ve stratejik konumun getirdiği yasa dışı ticaret trafiği, Yüksekova’yı modern bir kentleşme deneyiminden ziyade kendi kuralları olan nev-i şahsına münhasır bir havzaya dönüştürmüştür. Bu özgün yapı, merkezi idare tarafından çoğu zaman “idari bir risk” olarak görülmekte; Yüksekova’yı Hakkâri’ye bağlı tutmak, bir nevi denetim ve denge unsuru olarak değerlendirilmektedir.
Bu kültürel oturmamışlık, kendisini en çok sivil toplum kuruluşlarında hissettiriyor. Yüksekova’nın il olma talebini rasyonel ve güçlü bir lobiye dönüştürmesi gereken STK’lar, maalesef bugün işlevsiz bir görüntü sergiliyor. Kurum temsilcilerinin ve başkanlarının, şehrin yapısal sorunlarına çözüm üretmek veya merkezi hükümet üzerinde etkili bir baskı grubu oluşturmak yerine, yalnızca fotoğraf karelerinde boy göstermeyi bir “hizmet” sanmaları, kentin sahipsizliğini perçinliyor. Vitrin odaklı bu yaklaşım, Yüksekova’nın potansiyelini bürokratik koridorlarda savunacak, nitelikli bir "Master Plan" sunabilecek bir entelektüel ve idari iradenin doğmasına engel oluyor.
Ayrışma o kadar derindir ki, iklim koşullarında bile kendini hissettirir. Hakkâri merkezde oturan bir mülki amirin, Yüksekova’nın dondurucu soğuğunu Hakkâri’deki penceresinden bakarak değerlendirmeye çalışması; zamanında alınamayan tatil kararlarından aksayan kamu hizmetlerine kadar her alanda idari bir tıkanıklık yaratıyor. Yüksekova’nın Hakkâri’den yönetilmeye çalışılması, sahanın gerçek ritmine uyum sağlayamıyor.
Sonuç olarak Yüksekova meselesi, basit bir “il olsun mu” tartışmasının çok ötesinde; Türkiye’nin merkez-taşra ilişkilerini, güvenlik algılarını ve kalkınma anlayışını aynı anda görünür kılan bir laboratuvardır. Konu doğru zeminde ele alınmadığında hakikat bulanıklaşıyor ve sorunlar çözülmek yerine derinleşiyor. Yüksekova’yı anlamadan Hakkâri’yi, Hakkâri’yi anlamadan Yüksekova’yı yönetmeye çalışmak artık sürdürülebilir değildir. Bu yazı, Yüksekova’yı bir siyasi vaat nesnesi olarak değil, sosyolojik ve ekonomik bir gerçeklik olarak ele alma çağrısıdır. Zira gerçek bir çözüm, ancak sloganların bittiği ve samimi bir lobi gücünün devreye girdiği yerde başlar.