Yüksekova Güncel

Bakırhan: Kürt meselesi başta olmak üzere Türkiye'nin temel ve köklü sorunlarını çözmek için Sayın Cumhurbaşkanı'nın ev sahipliğinde "Liderler Zirvesi" toplanmalıdır

Güncel

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, partisinin TBMM grup toplantısında gündeme dair açıklamalarda bulunuyor.

Bakırhan'ın açıklamalarından satır başları şu şekilde:

"İki gün sonra Ramazan ayının ilk günü. Mübarek Ramazan ayının fakire, fukaraya, ezilene bereket getirmesini diliyorum.

Ramazan ayının bir yıldır süren Barış ve Demokratik Toplum Süreci'ni büyütmesini ve barışa vesile olmasını umut ediyoruz. Şimdiden bütün halklarımızın Ramazan ayını kutluyorum.

Türkiye’de emekli, emekçi, genç, kadın; hemen herkes büyük bir ekonomik enkazın altında yaşam mücadelesi veriyor.

Bakın! Yaşıyor demiyoruz; yaşam mücadelesi veriyor diyoruz. Nedir yaşamak? Yaşamak, insanların başlarını yastığa kaygısız koyduğu ve gelirinin giderlerine yettiği bir düzendir. Milyonların istediği şey bugün nefes almak, yarına da güvenle bakmaktır.

Bu sebeple milyonlar yaşamıyor; hayatta kalma mücadelesi veriyor. Nasıl birileri beslenip karnını doyururken milyonlar yaşam mücadelesi veriyor, hayatta kalmaya çalışıyor.

Peki kim bu şatafatlı hayatları yaşıyor? Türkiye’de en iyi yaşayanlar faiz baronlarıdır. Bakın: Ocak ayında faiz ödemeleri, 2025’in aynı ayına göre yüzde 180 artarak 456,4 milyar TL ile aylık bazda rekor kırdı. Enflasyonu yüzde 30’larda gösterirlerken faize ödenen para yüzde 180!

Bu şatafatlı hayatı yolsuzluk yapanlar yaşıyor. Bakın! Uluslararası Şeffaflık Örgütü’nün yayımladığı 2025 Yılı Yolsuzluk Algı Endeksi sonuçlarına göre Türkiye 124. sırada yer aldı.

Bakın. Bu şatafatı kamu kaynaklarını har vurup harman savuranlar yaşıyor. Türkiye’nin cari denge Aralık ayında 7 milyar 253 milyon dolar açık vererek 8 ayın en yüksek seviyesini gördü.

Bu kadar yolsuzluğun, faizin, israfın, beceriksizliğin olduğu bir ülkede yoksula, garibana bir şey düşer mi?

Aylardır söylüyoruz. Enflasyon sadece yoksulluğu derinleştirmez. Kurumları, toplumu, insanları içten içe çürütür. Bugün küçük bir azınlık mutlu yaşıyor. Büyük çoğunluk ise hayatta kalmaya çalışıyor.

Bakın. Geçen gün Antep’te Pervin Buldan Başkan’la bir sohbette denk geldiğimiz Arif Dayı, milyonlarca emekli gibi derdini anlattı. 20 bin 396 lira emekli maaşı alıyor. Masraflarını tek tek söyledi. Üniversite mezunu ama işsiz olan kızıyla birlikte evde üç kişi yaşıyorlar.

Arif Dayı’nın son ödediği doğalgaz, elektrik, su ve telefon faturaları toplamda 6 bin 345 lira tutmuş. Yani emekli maaşının yüzde 30’u sadece faturalara gitti. Kızı hiç sokağa çıkmasın mı? Arkadaşlarıyla görüşmesin mi?

İzmir’de sokak röportajında konuşan başka bir emekli amca şöyle diyor: “70 yaşındayım, geçinmek için sokakta çöp topluyorum. Bugün 10 liraya aldığın şey üç gün sonra 20 lira. İster al ister alma. Lanet olsun böyle yaşama, yaşam denirse.”

Biz de soruyoruz: Bu emekli ne yapsın, nasıl yaşasın?

Türkiye 1930’larda, 70’lerde veya 90’larda çok fazla ekonomik kriz gördü. Ama hiçbir zaman böyle bir kriz görmedik. 2018’den beri iktidar ekonomik krize çözüm bulamadı. Biz yaşıyoruz ama beyefendiler ekonomik kriz olduğunu ve bununla baş edemediklerini itiraf edemiyorlar.

Türkiye, ekonomik krizleri kadar diplomatik krizleriyle de gündemden düşmüyor.

Geçen hafta Dışişleri Bakanı’nın bir TV programında Irak’a dair “Suriye’den sonra sıra Irak’ta” sözleri büyük bir krize neden oldu. Bu beyanat nedeniyle Türkiye’nin Bağdat Büyükelçisi hem Irak Dışişleri Bakanlığına hem de Haşdi Şabi Başkanlık Ofisine çağrıldı; “diplomatik normlara uyulması” ikazı yapıldı. Cumhurbaşkanı Erdoğan da Irak Başbakanı Sudani’yi aramak zorunda kaldı.

İran’da yeni savaş senaryolarının açıkça konuşulduğu, Irak üzerinden hesaplaşıldığı bir dönemde Sayın Bakanın bu sözlerinin arka planına bakmak gerekiyor. Orta Doğu’nun yeni düğümü Irak’ta atılmak isteniyor. “Yeni düzen” tartışmalarında egemenlik vurgusu öne çıkarılıyor. Bu egemenlik, Şii–Sünni bloklaşmaları üzerinden kuruluyor.

Ancak uyarıyoruz: Irak ne Libya’ya ne Suriye’ye benzer. Irak’taki hareketlenme, Suriye’den İran’a, Yemen’den Lübnan’a kadar geniş bir coğrafyayı etkiler.

Peki, böyle bir ortamda Türkiye nasıl bir pozisyon almalı? Türkiye, etnik ve inançsal fay hatlarını tetikleyen senaryolardan uzak durmalı. Özellikle Kürtleri bahane ederek Şengal’e, Maxmur’a, Erbil’e yeni tehditler savurmak doğru bir tutum değildir.

Sayın Fidan’a açıkça soruyoruz: Şengal’de, Maxmur’da ve Federe Kürdistan Bölgesi’nde yeni hesaplar mı devreye sokmak istiyorsunuz? Eğer böyleyse bu yaklaşım hem barış sürecine hem de 86 milyonun geleceğine karşı yapılan en büyük yanlış olur.

Aksine yapılması gereken, Kürtlerle stratejik ve tarihi ittifaklar kurmaktır. Birlikte büyümektir.

Bu konuda somut bir teklifimiz var: Emperyalist kışkırtmalara ve savaş planlarına karşı Demokratik Orta Doğu Birliği’ni öneriyoruz.

Orta Doğu, 27 yıl önce bir kez daha kaosun merkezi haline getirilmek istendi.

Afganistan’dan Irak’a, oradan Libya’ya ve tüm Orta Doğu’ya uzanan kaos planının ilk adımlarından biri, Sayın Öcalan’a yapılan 15 Şubat uluslararası komplosuydu. 15 Şubat, bugün bile devlet aklı ve Türkiye siyaseti tarafından çözümlenmeyi bekleyen büyük bir komplodur.

Bugüne kadar kaybedilen tam 27 yıl var. Sadece Kürtler değil, Türkler de kaybetti. Sonuç olarak Türkiye kaybetti.

Oysa 27 yıldır İmralı Adası’nda bir çözüm iradesi var. Bu irade, 15 Şubat komplosunu 27 Şubat çağrısıyla boşa çıkarmıştır.

Bu komplocu akıl, Rojava’ya saldırılarla devam ettirilmek istendi. Sayın Öcalan, bu sürece müdahale ederek Arap-Kürt savaşının önüne geçti ve 2. uluslararası komployu da boşa çıkardı.

Şimdi biz de soruyoruz: 22 Ekim’de kendisine barış çağrısı yapıldı mı? Yapıldı. 27 Şubat çağrısıyla 52 yıllık çatışmalı ortamı tek seferde bitirdi mi? Bitirdi.

Milyonlarca insan “siyasi irademdir” diyor mu? Diyor. Fikirleri sadece Kürtler tarafından değil; fikirleri yakından takip ediliyor mu? Ediliyor.

Bu bir yılda Sayın Öcalan, süreci şiddet ve ayrışma zemininden demokratik siyaset ve toplumsal zemine geçirmiştir. Bu müzakere yeteneği ve gücü inkâr edilemez.

Peki, bu kadar önemli bir aktörün rolü ve fikirleri neden kamuoyuna doğru anlatılmıyor?

Daha açık soralım: Sayın Öcalan daima çözüm mercisi iken neden bilinçli bir biçimde sanki sorunun kaynağıymış gibi gösterilmeye çalışılıyor?

Tarihin tanıklığı, onun çözüm adresi olduğunu gösteriyor. O zaman herkes tutarlı davranmalı, gereken ciddiyeti göstermeli ve rolünü oynaması önündeki tüm engeller kaldırılmalıdır. Bu netlik hem sürecin başarısı hem de toplumsal huzur için vazgeçilmezdir.

Kalıcı ve sürdürülebilir bir barış için Sayın Öcalan’ın statüsü ve çalışma koşulları fiilî değil, resmî ve yasal bir düzenlemeyle belirlenmeli, güvence altına alınmalıdır. Çünkü fiilî düzenlemeler geçicidir, değişkendir ve her an geri alınabilir. Adı konulmamış, resmî zemini olmayan hiçbir düzenleme kalıcı barış için yeterli temel oluşturamaz."

Sitemizden en iyi şekilde faydalanmanız için çerezler kullanılmaktadır.