Ömrünü okumaya, düşünmeye ve kelimelere adayan şair ve filozof bir dostum ile derin muhabbetimiz arasında söylediği o sarsıcı söz, “...istila edilmiş varoluşumuz” ifadesi, beni bir anda geçmişte okuduğum ve ruhumu emanet ettiğim şeylere geri götürdü. Yıllar önce büyük bir iştiyakla okuduğum ve bugün de satır aralarında aynı sızıyı arayarak okumaya gayret ettiğim büyük yazarlar, felsefe tarihinin en asil, en yaralı dehlizleridir. Onlar, modern insanın sahte bir konfor uğruna sırtını döndüğü, gündelik yaşamın gürültüsüyle üstünü örtmeye çalıştığı o büyük insani sızıyı hayatları pahasına sırtlanmış öncülerdir. Onların bıraktığı bu sarsıcı miras, bizi bugün içine düştüğümüz o amansız işgale karşı uyarır, kendimize gelmeye çağırır.
İnsanın bu dünyadaki en büyük trajedisi, hayatta kalmak ve bir düzen kurmak adına inşa ettiği her şeyin, günün sonunda kendi özünü yutan birer canavara dönüşmesidir. Bizler yaşama tutunmaya, dünyada bir yer edinmeye çalışırken, kurduğumuz o düzen sessizce iç dünyamızı istila eder. Aile, evlilik, yöneticilik, mesleki unvanlar, faturalar, şehrin pisliği ve bitmek bilmeyen gündelik koşturmacalar... Hepsi bir araya gelerek ruhumuzun o en sahici, en çıplak odalarını acımasızca işgal eder.
Bu işgal öyle sinsidir ki, insan unvanların gürültüsünden kendi kalbinin sesini duyamaz hale gelir. Bir okulda idareci olmak, bir evde eş ya da baba olmak, toplumun biçtiği rolleri kusursuzca oynamaya çalışmak, insanı yavaş yavaş bir otomat haline verir. Sabahları uyanır, programları yapar, yazışmaları tamamlar, sorumlulukları yerine getiririz. Gün bittiğinde ise elimizde kalan tek şey, hakkıyla yerine getirilmiş rollerin getirdiği o mekanik yorgunluktur.
İşte bu mekanik ritim, insanın hem kendisiyle hem de Tanrı ile arasına giren en kalın perdedir.
Bizler rollerimizle o kadar meşgulüzdür ki, kendimizi dinlemeye, kendimizi gerçekten tanımaya vaktimiz kalmaz. “Ben kimim?” sorusu, “Bugün hangi işi yetiştirmeliyim?” sorusunun altında ezilir. Kendimizle baş başa kalacağımız, o varoluşsal sancıyı göğüsleyeceğimiz sessiz anlar, gündelik yaşamın gürültüsü tarafından vahşice yağmalanır. Kendini tanımayan, kendi derinliğine inmekten korkan ya da buna vakit bulamayan insan, yavaş yavaş kendine yabancılaşır. Kendi içine bakamayan göz, körleşir, kaybolur, ölür.
Burada Franz Kafka’nın işaret ettiği o dehlizlere düşeriz. Kafka’nın labirentlerinde, bürokrasinin, kuralların ve anlamsız rutinlerin arasında kaybolan insan, aslında büyük bir ‘hiçliğin’ ortasında çırpınmaktadır. Gündelik yaşam, bizi o kadar büyük bir hiçlikle oyalar ki, bu anlamsız döngünün içinde kendi varlığımızın silinişini bile fark edemeyiz.
Bu sahte döngünün yarattığı anlamsızlık, bizi Albert Camus’nün o sarsıcı ‘absürd’ (saçma) kavramıyla yüzleştirir. Tıpkı her gün o devasa kayayı dağın tepesine taşıyan ve kayanın her defasında aşağı yuvarlanışını izleyen Sisifos gibi, modern insan da gündelik rutinlerin kayasını anlamsızca tepeye taşır durur. Evrenin ve rutinlerin bu dilsiz sessizliği karşısında insanın anlam arayışı, göğsünde ağır bir sancıya dönüşür. Friedrich Nietzsche’nin ihtar ettiği o büyük anlam krizi ve nihilizm tam olarak burada başlar. Dünyevi değerlerin ve unvanların sahte parıltısı söndüğünde, insan kendini derin bir boşlukta bulur.
İşte bu boşluk, Søren Kierkegaard’ın felsefesinde ömrünü adadığı o asil ‘kaygıyı’ doğurur. Kierkegaard’a göre bu kaygı, insanın kendi özgürlüğü ve sorumluluğu karşısında duyduğu bir baş dönmesidir. Gündelik koşturmacalar bu baş dönmesini uyuşturmak için birer kaçış mıdır yoksa? İnsan, bu kaygıdan kaçmak için rollere sığınır ama kaçtığı şey aslında kendi hakikatidir. Kendisiyle yüzleşmeyi göze alamayan insan, Fyodor Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’da o derin bir çıplaklıkla tasvir ettiği yeraltı adamına dönüşür. Toplumun, kuralların ve sahte başarıların dışına çıkamayan, vicdanı ile arzuları arasında sıkışan insan, ruhunun o karanlık odalarında kendi kendini tüketir.
Tam da bu noktada, Engin Geçtan’ın “İnsan” adlı eserinde ustalıkla teşhis ettiği o modern hastalık baş gösterir: İnsan, toplumsal beklentileri karşılamak ve var olan düzene uyum sağlamak adına o kadar çok maske takar, kendine o kadar yabancılaşır ki, sonunda kendi iç dünyasıyla olan bağı tamamen kopar. Geçtan’ın vurguladığı gibi, kendi gerçeğinden kaçan ve yaşamı sadece bir görevler dizisi olarak gören insan, farkında olmadan kendi varoluşuna ihanet eder.
Oysa Viktor Frankl’ın İnsanın Anlam Arayışı’nda en ağır, en karanlık şartlar altında bile haykırdığı gibi, insanı ayakta tutan şey konfor ya da unvanlar değil, yaşamına katabildiği o sahici anlamdır. Gündelik koşturmacalar, eğer içsel bir anlam zeminine oturmuyorsa, Frankl’ın ifadesiyle büyük bir “varoluşsal vakum” (boşluk) yaratır. İnsan, anlamı unvanlarda aradıkça o boşluk daha da büyür.
Bu siliniş bizi Ali Şeriatî’nin haykırdığı o sessiz çöle ve asil yalnızlığa fırlatır. Şeriatî’nin bahsettiği yalnızlık, sıradan bir kimsesizlik değil, insanın bu yabancılaşmış dünyada, bu sahte gürültünün ortasında kendi özünü koruma çabasının doğurduğu o derin, mukaddes ve entelektüel yalnızlıktır. İnsan, rollerin istilasından kaçıp o derin yalnızlığına sığınamadıkça, ne Frankl’ın bahsettiği o asil anlamı bulabilir ne de o yalnızlıkta yankılanacak olan ilahi sese kulak verebilir.
Bu içsel çırpınış, bizi Nurettin Topçu’nun o muazzam ‘isyan ahlakı’ tanımına götürür. Topçu’nun bahsettiği isyan, körü körüne bir başkaldırı değil, insanın modern dünyanın manevi boşluğuna, ruhu ezen o mekanik kurallarına ve gündelik düzene karşı kendi ruhunu korumak adına başlattığı asil bir ruh buhranıdır. İnsan, bu düzene ve ruhunu istila eden rollere içsel bir isyan başlatmadıkça, kendi manevi kurtuluşunu gerçekleştiremez.
Bu körleşme, kaçınılmaz olarak dikey bir kopuşu da beraberinde getirir. Tanrı ile aramıza giren şey, sadece günahlar ya da hatalar değildir; asıl gürültüdür, dünyevileşmiş zihinlerin ürettiği o kesintisiz uğultudur. İnsan, kendi içindeki o kutsal sessizliği kaybettiğinde, Yaratıcı ile olan bağını da sadece şekilsel bir ritüele indirgeme tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Gündelik yaşamın istilası, Tanrı ile kul arasındaki o saf, vasıtasız ve derin diyalogu kesintiye uğratır. Dinlemek için sessizlik gerekir. Oysa hayatın içindeki rollerimiz sürekli konuşmamızı, emretmemizi, yönetmemizi ya da boyun eğmemizi talep eder.
Oysa insan, sadece unvanlardan ve toplumsal görevlerden ibaret bir varlık değildir. İçimizde, tüm bu gürültünün uzağında, hala dokunulmamış, hala sızlayan ve anlam arayan bir öz var. Hermann Hesse’nin o huzursuz karakterleri gibi, bu düzene tam anlamıyla ait olamayan, modern dünyanın ehlileştiremediği o vahşi ve kutsal tarafımız, bizi hala insan tutan yegane şeydir.
Bu istiladan kurtulmanın yolu, dünyayı tamamen terk etmek değildir kuşkusuz. Ancak her gün, o bitmek bilmeyen rollerin arasından sıyrılıp kendimize ve Tanrı’ya yöneleceğimiz küçük, temiz, gürültüsüz adalar inşa etmek zorundayız. Maskeleri kapının eşiğinde bırakıp, sadece insan olarak, sadece aciz ve arayışta olan bir kul olarak kalabileceğimiz o derin sessizliğe ihtiyacımız var.
Aksi takdirde, hayatı yönettiğimizi sanırken, aslında hayatın ve rollerin bizi tükettiği birer figürandan öteye geçemeyiz. Kendimizi tanımak ve Tanrı’yı gerçekten hissedebilmek için, önce gündeliğin o sahte ihtişamını, hiçliğini ve gürültüsünü içimizden söküp atmak gerekir. Çünkü sırtımızı döndüğümüz, bizi yutan bu dünya hayatının nihai hakikati, kelamın en doğrusunda zaten bize şöyle ihtar edilmiştir:
“BİLİN Kİ [ey insanlar,] bu dünya hayatı, sadece bir oyundan, geçici bir eğlence ve güzel bir gösteriden, birbirinizle büyüklük yarışı[na girişmenizden] ve daha çok servet ve çocuk sahibi olma hırsın[ız]dan ibarettir. Bu (dünya)nın durumu, [hayat getiren] yağmurun hikayesine benzer: yağmurun yeşerttiği bitki, toprağı ekenlere sevinç verir; ama sonra kurur ve sen onun sarardığını görürsün; sonunda toprak haline gelir. Ama öteki dünyada [insanın durumu ile ilgili ebedî hakikat açıkça ortaya çıkacaktır]: [ya] şiddetli azap, yahut Allah’ın bağışlayıcılığı ve hoşnutluğu; çünkü bu dünya hayatı, kendini kandırmanın zevkin(i tatmak)tan başka bir şey değildir.” (Hadîd Suresi, 20. Ayet)