HELİN ABO/YAZDI
Abo yazısında, Bekledim ki sükûnet gelsin, ortalık biraz olsun yatışsın. İnsan insana bunu neden yapar, kalbini kilitli bir kutu gibi saklayıp sonra o kutunun anahtarını denize atma hevesi nereden gelir, bilmiyorum. Ama biliyorum ki kelimeler bazen yetmiyor; geriye sadece o uzun, o yorucu sessizlik kalıyor.
Yalnızlık dediğimiz şey öyle bir misafirdir ki, kapıyı çalmadan girer içeri. Önce bir sandalye çeker masanın kenarına, sonra çayından bir yudum alır… bakarsın ki evin sahibi o olmuş, sen kendi evinde kiracı kalmışsın. Hayat bizi ne ara bu kadar telaşlı, bu kadar birbirine sağır kıldı?
Sokaklardan geçiyoruz, yüzlerce insan, yüzlerce yorgun bakış... Hiçbiri kimsenin hikayesini merak etmiyor artık. Herkes kendi yarasının kabuğunu koparmakla meşgul, herkes kendi yangınını söndürmeye çalışıyor.
Oysa akşamüstleri hâlâ aynı akşamüstü... Güneş o eski sarılığıyla çekiliyor evlerin üzerinden, rüzgâr tahta kapıları aynı usulca tıklatıyor. Ama değişen biziz… kırılan, yorulan, köşeselleşen biziz. Bir zamanlar her söze inanan o saf taraflarımızı hangi sokak başlarında düşürdük acaba? Hangi hayal kırıklığı büküverdin boynumuzu bu kadar erken?
Bazen eline kalemi alıp yazmak istiyorsun; ama kelimeler boğazında düğümleniyor. Çünkü anlatmak istediğin o kadar çok şey var ki, ne dili var bunun ne de taşa yazılacak bir kuralı. Sadece içeride biriken o ağır, o sesli sessizlik var. İnsan bazen kendi kalbine bile misafir gibi geliyor; ne yapacağını, nereye sığınacağını bilmeden öylece bakıyor aynadaki yabancıya.
Oysa insan biraz da başkasının acısına omuz vermektir. Bir fincan kahvenin hatırından öte, bir insanın ömrüne dökülen o sessiz şefkattir. Şimdi bakıyorum da, geride bıraktığımız yıllara, kaybolup giden o saf zamanlara... Ne çok şey sığdırmışız o küçük kalplerimize. Kırılmışız, incinmişiz, bazen bir yaprak düşer gibi sessizce kopmuşuz dallarımızdan; ama yine de inatla sevmişiz dünyayı.
Fakat bütün bu hırpalanmışlığa, bu acımasız çağa rağmen içinde hâlâ direnen o küçük çocuk var ya... İşte bizi ayakta tutan, o çocuğun inatçı masumiyetidir. Hatırlamak lazımdır; insan biraz da yarası kadardır. Kırıldığımız yerlerden büyüyoruz, acı çektiğimiz oranda insana benziyoruz. Belki de bu yüzden, ne kadar yorulursak yorulalım, içimizdeki o şefkat pınarını kurutmamak gerekiyor. Çünkü bu dünyadan geriye ne o kırgınlıklar kalıyor ne de hırsla biriktirdiğimiz o sahte zaferler.
Şimdi buradayım. Kalbimin o en tenha odasında, daktilonun o tok ve ritmik sesini dinleyerek kendi kendime mırıldanıyorum. İnsan yaşadığı kadar değil, içinden geçip de unutamadığı kadardır çünkü. Belki de bütün bu koşturmaca, bütün bu gürültü, en nihayetinde yine kendi evimize, kendimizdeki o kimsesiz çocuğa dönmek için bir bahane.
Geriye kalan; bir başkasının yarasını sararken kendi yüreğinde açtığın o güzel çiçek, akşamüstü pencere önüne düşen o sessiz ışık ve insandan insana kalan o incelikli kederdir.
Geçiyor ömür dediğin. Bir ikindi vakti, pencereye vuran yağmur damlası gibi... Ne sen dur diyebiliyorsun ne de zaman sana "bekle" diyor. Geriye kalan, birkaç satır yazı, yürekte sızlayan eski bir hatıra ve insandan insana kalan o hüzünlü miras.
Güncelleme Tarihi: 18 Ekim 2026, 22:54