GÖZLERİMİN DİLİ


Benim günüm, sizin güneş sandığınızdan önce başlar.
Başkalarının gece dediği yerde
içimde bir şey uyanır.
Aydınlık dediğiniz,
benim kulaklarımda çınlayan bir ses,
avuç içlerimde sabaha dönen bir sıcaklıktır.

Maviyi denizden öğrendim.
Bir rengin dalga olabileceğini,
vurdukça çoğaldığını,
geri çekildikçe içimi büyüttüğünü…
Görmedim.
Ama hissettim.

Çünkü renk bazen gürültüdür,
bazen suskunluğun en ağır hâli.

Suyun rengi var mı, diye sordum kendime.
Boğazımdan geçerken
içimde açılan serin yolu düşündüm.
Eğer bir rengi varsa,
Ferahlık kokuyordur mutlaka.
Belki de su renksiz değildir,
eşit akmadığında kirlenir,
Paylaşılmadığında bulanır.

Yüzüme çarpan rüzgâr…
Ona da bir renk verdim.
Tenimde dolaşırken
dokunduğu her yeri uyandıran,
kimsenin tutamadığı,
ama herkesi yerinden eden bir renk.
Görünmez belki,
ama en cesur renktir rüzgâr.

Kuşları hiç görmedim.
Ama seslerinden kanatlarını tanıyorum.
Biri sevinçle çırpıyor,
biri korkuyla.
Köpeklerin havlamasında
gölgeler var.
İnsanların ağlayışında
yıkılan evler.
Gülen çocuklar ise,
karanlığa inat,
renksizliğimi delip geçen 
tek mucize.

Gökyüzü dedikleri şey,
uyku vaktinde ağır bir örtü gibi
üzerime serilir.
Gündüz olunca kaldırıyorlar onu
ve adına güneş diyorlar.
Nasıl bir şey bilmiyorum ama
ısısını ezberledim.
Demek ki görmek
sadece gözle olmuyor.

Öyle bir yerdeyim ki
ay da siyah,
güneş de.
Ama sizin karanlık sandığınız şey
benim dünyamda kör değil.
Ben körüm belki,
ama karanlık değilim.

Çünkü ben
duyuyorum,
dokunuyorum,
kokluyorum,
ve bunların her biri
birer renge dönüşüyor içimde.

Ben karanlığa mahkûm değilim,
onu tanıyorum.
Siz bakıyorsunuz,
ben içinden geçiyorum.

YORUM EKLE