Bahçeli, "Terörsüz Türkiye'de sıra hukuki düzenlemede" dedi, Ahmet Türk ve Ahmet Özer için çağrı yaptı: Kayyım meselesi tekrar değerlendirilmeli!

Bahçeli, "Terörsüz Türkiye'de sıra hukuki düzenlemede" dedi, Ahmet Türk ve Ahmet Özer için çağrı yaptı: Kayyım meselesi tekrar değerlendirilmeli!

MHP lideri Devlet Bahçeli, Milli Dayanışma Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu'nun raporunu tamamladığını belirterek, ""Üçüncü bir göz, yabancı bir el, dışarıdan bir arabulucu olmaksızın milli iradenin muhterem temsilcileri bir devlet politikası olan “Terörsüz Türkiye” hedefine layık-i veçhileyle hizmet etmişlerdir. Sırayı siyasi ve hukuki düzenlemeler almıştır."  dedi. Kayyım konusuna da değinen Bahçeli,"Kayyım meselesi herhangi bir kaygı ve çekinceye kapılmadan demokrasi sınırları dahilinde tekrar değerlendirilmeli, iki Ahmet’in makamlarına oturması da sağlanmalıdır."ifadelerini kullandı. 

Terörsüz Türkiye sürecine ilişkin değerlendirmelerde bulunan Bahçeli, "Terörsüz Türkiye” hedefinin icrasında 27 Şubat 2025 tarihli açıklamasıyla PKK’nın kurucu önderinin büyük bir dahli ve payı vardır. Bu çağrı aynı şekilde KCK’yı da bağlamaktadır. Örgütün üst yapılanmasının feshi ise derhal sağlanmalıdır." dedi.

Bahçeli, aralarında yazar, akademisyen, sanatçı, gazeteci ve meslek odası temsilcilerinin olduğu 168 ismin imzasıyla kamuoyuyla paylaşılan "Laikliği Birlikte Savunuyoruz" bildirisini hedef aldı. Bahçeli,"Bana sorarsanız bu 168 kişiyi yan yana, üst üste koyup toplasanız bir insan bile etmezler. Diyorlar ki laikliği savunmak suç değildir. Diyorlar ki şeriatçı dayatmaları reddediyoruz. Diyorlar ki karanlığa teslim olmayacağız. Alayınız karanlıksınız, alayınız karanlıktasınız, haberiniz yok." diye konuştu.

Bahçeli, partisinin grup toplantısında açıklamalarda bulundu. Bahçeli'nin konuşmasından satır başları şöyle:

İç ve dış siyasi gündem itibariyle yoğun bir haftayı geride bıraktık. Bu yoğunluğun önümüzdeki günlerde çetrefilleşip daha da artış kaydedeceğini söylemek zannederim hatalı bir öngörü olmayacaktır. Mübarek Ramazan ayının maneviyat ikliminde akan hayatın iç yüzünü, ardışık siyasi gelişmelerin muhteva özünü dikkatle, sabırla, akılla ve uyanık bir vicdan kabiliyetiyle okumanın lüzumu her cihetten asıl ve hâsıldır. İdrak ettiğimiz rahmet ve mağfiret mevsiminde, şuuraltımıza nifakın zehirli dumanını sızdırmayı hesap edenlere karşı temkinli ve tedbirli hareket etmek ise mühim ve mutlak bir gerekliliktir. Dünyayı Türkçe yorumlamanın yanında Türkiye’yi milli birlik ve kardeşliğin tarihsel müktesebatıyla kucaklamak sahip olduğumuz şu günkü yüksek vazife ve vaziyet halinin şaşmaz gereğidir.

Ramazan ayı dayanışma ve yardımlaşma duygusunun şahikasıdır. Ramazan ayı bizi biz yapan milli ve manevi değerlerin şah damarıdır. Bilhassa Ramazan ayının mübarek adabını, muazzam ahlakını, muazzez manasını yeni yetişen nesillere öğretmek hepimizin münhasır görevi olmalıdır. Her dönemde bundan rahatsızlık duyan köksüzler vardır ve olacaktır. Fakat bir türlü anlamadığımız, anlayamadığımız açmaz da esasen şudur: Manevi erimenin ve ahlaki erozyonun küresel salgın halini aldığı, her cepheden tehditler savurduğu bugünkü dünyanın alacakaranlık tablosunda çocuklarımızı düşünmeyelim mi? Onları Müslüman Türk milletinin haslet ve hususiyetleriyle teçhiz etmeyelim mi? Geleceğimiz için kaygılanmayalım mı? Ne yapsaydık, akışa mı bıraksaydık? Ne yapsaydık, üç maymunu mu oynasaydık? Ölen öldü, kaybolan kayboldu, tükenen tükendi, elden ne gelir, kalanlar bizim mi deseydik?

İffet ve itibarlı bir masumiyet yeryüzünde en nadir bulunan ve bulunacak olan mücevherdir. Zaman ve mekan sıkışmasıyla fazilet ve fikir zedelenmesi yaşayan çevrelere bunu anlatmak veya kabullendirmek işin doğrusunu isterseniz pek müşküldür. Çünkü onların dilleri mühürlüdür, dilekleri mühürlüdür, dimağları mühürlüdür, hepsi bir yana kalpleri mühürlüdür. Bizim her evladımız, her çocuğumuz istikbalin henüz sadırdan satıra dökülmemiş mesajı, müteyakkız iradesidir. 

MEB'in "Ramazan Ayı Etkinlikleri" genelgesi

Bu bahsi neden açtığımı, bu kadar açıklamayı niçin yaptığımı, sabırlarınıza sığınarak elbette izah edeceğim. Milli Eğitim Bakanlığı 12 Şubat 2026 tarihinde; “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli Kapsamında Ramazan Ayı Etkinlikleri” konulu bir genelge yayımlamıştır. Yerinde ve kıvamında bir adımla doğrusunu yapmıştır. Takdir ve tebrik ediyoruz. Yine bugünlerde dağa taşa Allah dedirten, her yaş grubunda göz kamaştıran bir akıma dönüşen “Kabe’de Hacılar hu der Allah” isimli ilahiyi ve bu ilahiyi seslendiren kardeşimizi de gönülden alkışlıyoruz. Milli Eğitim Bakanlığı’nın mezkûr genelgesinde özetle; 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu’nun 2’inci maddesine atıfla Türk milli eğitimin genel amacının; milli, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerleri benimseyen, koruyan ve geliştiren; bu değerleri davranış haline getirmiş bireyler yetiştirmek olduğu kaydedilmiştir.

"Bu genelgenin neresi yanlıştır?"

Türk milletinin sağduyu ve vicdan sahibi hangi mensubu bu gerçekleri inkar veya ihmal edebilecektir? Genelgede yer alan bir diğer önemli ve altı çizilmesi gereken gerçek de şudur: 222 sayılı İlköğretim ve Eğitim Kanunu’nun 1’inci maddesi açıktır. Buna göre, ilköğretim; öğrencilerin bedeni, zihni ve ahlaki gelişimlerine hizmet eden temel bir eğitim sürecidir. Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli; insanı ruh ve beden bütünlüğü içinde ele alan, bilgiyi ahlaki sorumlulukla bütünleştiren bütüncül bir eğitim sistemine dayanmaktadır. Genelgede ifade edildiği üzere, bu modelin merkezinde; erdem, değer, eylem çerçevesi, değerlerin öğrencilerimiz tarafından içselleştirilerek günlük yaşamlarında davranışa dönüşmesi esastır. Hülasayı kelam; Ramazan ayı boyunca, öğrencilerimizin paylaşma bilincini geliştirmeye, ihtiyaç sahiplerine yardım etme konusunda farkındalık kazandırmaya, dayanışma duygularını güçlendirmeye yönelik eğitsel, sosyal etkinliklerin planlanarak uygulanmasının önemi anılan genelgede ifade bulmuş ve talimat mahiyetiyle de ilan edilmiştir. Bu genelgenin neresi yanlıştır?

"Talibanlaşma ve gericilik diye yaygara koparanlar hakiki manada yobaz değiller midir?"

Elinizi vicdanınıza götürüp düşününüz, Türkiye’nin Talibanlaştığına dair en ufak bir emare, en küçük bir delil göreniniz var mıdır? Ramazan ayı etkinliklerine Talibanlaşma ve gericilik diye yaygara koparanlar hakiki manada yobaz değiller midir? Merhum Cemil Meriç’in ifadesiyle söylersek; yeni yobazlık, kendimize ait mukaddese kulaklarımızı tıkayış ve kendimizden kaçış olarak tanımlanmayacak mıdır? “Maarifin Kalbinde Ramazan Şenlikleri”nin neresinde sakınca vardır? Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı ve İslam karşıtlığında birleşen yönetici taifesi hele bir anlatsın da duyalım, öğrenelim.

Din düşmanı olmayıp, yalnızca İslam düşmanlığında mevziiye giren, bu nedenle ruhunu İblis’in emanetine veren çürük aydınlar ne istediklerini açık yüreklilikle hele bir söylesinler. Kültürel mirasımızı güçlendiren, paylaşma ve birlikte olma bilincini teşvik eden samimi faaliyetlerin neresinde pürüz, neresinde laiklikle çelişen bir çarpıklık söz konusudur? Yabancı ülkelerde her pazar kiliseye giden çocukları mesele yapmayıp da Ramazan ayının mehabetini ve muhabbetini aşılayan ahlaki ve manevi sorumluluğu tartışmaya açmaya cüret eden sütü hamuru lekeli güruha nasıl sessiz kalalım? Nasıl hiçbir şey olmamış gibi tepkisiz duralım? Yahu bunlarda hiç mi utanma duygusu kalmadı? Be hey kifayetsiz muhterisler, Allah var. Sözde uzman ve akademisyenlerden mürekkep 168 kişi bir araya gelerek “Laikliği Birlikte Savunuyoruz” başlığıyla imzaladıkları bir bildiriyi kamuoyuyla paylaşmışlar. Bana sorarsanız bu 168 kişiyi yana yana, üst üste koyup toplasanız bir insan bile etmezler, edemezler.

"Alayınız karanlıktasınız haberiniz yok"

Diyorlar ki, laikliği savunmak suç değildir. Diyorlar ki, şeriatçı dayatmaları reddediyoruz. Diyorlar ki, karanlığa teslim olmayacağız. Alayınız karanlıksınız, alayınız karanlıktasınız haberiniz yok. Milli Eğitim Bakanlığı’nın az evvel ifade ettiğim genelgesinden dolayı, Türkiye’de gerici-şeriatçı bir kuşatma varmış. Allah’a iman etmek gericilikse, biz de bal gibi, buz gibi gericiyiz. Çocuklarımıza Ramazan ayının muteber ahlak ve manasını aktarmak gericilik olarak değerlendiriliyorsa biz de buna sonuna kadar ortağız.

Ne diyordu merhum Cemil Meriç gelin kulak verelim:
“Murdar bir halden muhteşem bir maziye kanatlanmak gericilikse her namuslu insan gericidir.”

Yine Cemil Meriç der ki:
“Haluk cins isimdir, tarihten kaçanların ismi.”

Bu tefekkür ve tezekkür hüneriyle yabancılaşan sözde aydınları deşifre etmiştir. Esasen Haluk’un dramı kimliğini bulamamış sözde aydınların dramıdır, ortak özelliğidir. Hepsini toplasanız bir insan etmeyecek 168 kişi Haluk’un bugünkü karanlık yüzüdür. Milli Eğitim Bakanımızı ve bakanlık personelini kutluyorum. Milli Eğitim Bakanlığı’nın 12 Şubat 2026 tarihinde yayımladığı; “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli Kapsamında Ramazan Ayı Etkinlikleri” konulu genelgeyi sonuna kadar destekliyorum. Her biri bugünün Haluk’u olan 168 imzacıyı da ademe mahkum ediyorum. Müslüman Türk milletinin hassasiyetleriyle oynamayın. Ramazan ayımızı sulandırmaya, sorgulamaya, karalamaya sakın ha kalkışmayın. Haddinizi bilin, hududunuzu bilin, ayranımızı kabartmayın, tepemizin tasını attırmayın. Bu aşamada söyleyeceklerim son olarak şudur:

Türkiye Cumhuriyeti devleti; başkent Ankara’dan yönetilen “üniter devlet” yapısına, Türk milleti gerçeği üzerine inşa edilen “milli devlet” yapısına, inançlarımız ile yönetim ilişkilerinin belirlendiği “laik devlet” yapısına dayanmaktadır. Bu yapı Cumhuriyetimizin kurucu kahramanları ve kadroları tarafından çağın ve ötesinin dikkate alındığı mükemmel bir vizyon ile belirlenmiştir. Bir devlet çatısı altında beraberce yaşayabilmemizin asgari kuralları 29 Ekim 1923 tarihinde konulmuştur. Başkentimizin Ankara, dilimizin Türkçe, bayrağımızın ay yıldızlı al bayrak, milli marşımızın İstiklal Marşı olduğu belirlenmiş ve Anayasamız tarafından da güvence altına alınmıştır. Bundan geriye dönüş yoktur. Taviz, tavsama, tereddüt veya tenakuz söz konusu değildir. Cumhuriyetin 103 yıllık tarihi, bu ilkeleri benimsemekte zorlanan, reddeden ya da değiştirilmesine çabalayan bedhahların zaman zaman beyhude kalkışmalarına, çıkışlarına şahit olmuştur. Bu girişimler her defasında büyük Türk milleti tarafından lanetlenmiş, bu hezeyan sahipleri hak ettikleri karşılığı da görmüşlerdir. 

Gazi Mustafa Kemal Paşa, TBMM Reisi unvanıyla 1 Aralık 1921 tarihinde yaptığı nefis konuşmasında kurucu felsefenin omurgasını derinlemesine tarif etmişti. Bildiğiniz üzere, Türkiye Cumhuriyeti’nin hukuki temelleri 23 Nisan 1920’de atılmıştır. Kurucu felsefenin omurgasını milli egemenlik oluşturmuştur. Halkçılık da milli egemenliğin toplumsal tabanını inşa etmiştir. Gazi Mustafa Kemal Paşa, o meşhur ve meşhut konuşmasının bir yerinde aynen şunları söylemişti:
“Millet, yürüdüğü yolu pek büyük isabetle seçmiştir. Ve bu yolun sonunda parlayan saadet güneşini bütün vuzuhuyla görmektedir. Bu millet o güneşe ulaşacaktır ve hiçbir kuvvet ona mani olamayacaktır.”

"Yolumuzdan dönmeyeceğiz"

Tarihi geriye sarmak, zamanı geriye taşımak mümkün değildir. Aynı zamanda tarih bir el feneri gibidir; nereye tutarsanız orayı aydınlatacak, gerisi ise karanlıkta kalacaktır. Yine Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün aynen temas ve telaffuz ettiği üzere; Bugün ulaştığımız sonuç, asırlardan beri çekilen milli felaketlerin doğurduğu uyanıklığın eseri ve bu aziz vatanının her köşesini sulayan şehit kanlarının bedelidir. Nereden geldiğimizi, nasıl geldiğimizi biliyoruz. Hangi menzile varmak istediğimizin hayal ve hedefleriyle de dopdoluyuz. Türk milletinin varoluş hakları, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu ruhu ve egemenlik hukuku her zaman bakidir, her anlamda canlıdır, her daim muhafaza ve müdafaaya yeminli olduğumuz milli namustur. Geçmişin tecrübelerinden istifade ederek geleceğin huzurlu, gelişmiş, güvenli ve barışçı Türkiye’sinin teklifini sağlam esaslara dayanarak yapmanın arayış ve arzusundayız. Gerekirse pirincin içindeki beyaz taşları ayıklamak anlamına da gelse, gerekirse ağzımızla kuş tutmak, samanlıkta iğne aramak, deveye hendek atlatmak pahasına da olsa biz yolumuzdan dönmeyeceğiz.

"Demokratik ve siyasi sorumluluğumuzu bihakkın yerine getireceğiz"

Attığımız her adımla, yaptığımız her hamleyle ülkemizin ve milletimizin ümit çeşmesi, ufuk çizgisi, huzur çimentosu olmayı kararlılıkla sürdüreceğiz. Dağılarak, dalaşarak ve dağınık halde durarak değil; birbirimizle dayanışarak, birbirimize danışarak, dayanarak ve sarılarak demokratik ve siyasi sorumluluğumuzu bihakkın yerine getireceğiz. Evvela bir hatırlatma yaparak düşüncelerimin pergelini açmak istiyorum. Anayasal ve demokratikleşme süreçlerinin nereden baksanız 118 yılı bulan paradoksal iki kanadından bahsedilir. Bu iki kanattan birisi eşitlik, diğeri özgürlüktür. Hürriyet ilanıyla yola koyulan İkinci Meşrutiyet özgürlüğü tercih ederek önceliğine almış, velakin sonuca ulaşamamıştır. Türkiye Cumhuriyeti devleti ise kurulduğu ilk andan itibaren eşitlik ilkesini çatı değer halinde görmüş ve buna müzahir devlet-millet ilişkisini belirlemiştir. Eşitliğin öne çıkması veya çıkarılması özgürlüğün geri plana itildiği anlamına da gelmemelidir.
Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağıyla bağlı olan her insanımız, her kardeşimiz eşit ve özgür vatandaşlar olarak kabul görmüştür. Hiçbir vatandaşımız ahlaken, hukuken ve siyaseten bu ülkede ikinci sınıf insan muamelesi görmemiştir. Tarih ve kültür vadimizin hangi köşesine bakarsanız bakınız bu topraklar üzerinde ayrımcılığın izini, ötekileştirmenin izdüşümünü asla bulamazsanız. Şu altı çizilmesi lazım gelen hususu da yabana atmıyor, yok saymıyorum: 103 yıllık Cumhuriyet tarihinin farklı etaplarında iktidar mevkiinde bulunan bir kısım zevatın şahsi, vehimli, ikircikli, önyargılı ve ideolojik tutumdan kaynaklanan dönemsel yanlışları olmuştur.

Ancak bu durum hiçbir zaman devlet ve toplum hayatını sabote edecek derece ve düzeye tırmanmamıştır. Yani Türkiye Cumhuriyeti’nde Türk neyse Kürt odur, Kürt neyse Türk’te aynısı olmuştur. Bu iki halk tarih boyunca bin yıllık ortak tarih, ortak kültür ve ortak inanç kapsamında bir millete vücut vermiş, bu milletin adı da Türk milletiyle anılmıştır. Nitekim devletimiz Türkiye Cumhuriyeti’dir. Milletimiz de Türk milletidir.

“Terörsüz Türkiye” hedefiyle devlet ve millet kudreti hem teyit edilmiş, hem de dışımızdan bizi yenemeyenlere karşı iç bünyemizde aşılamaz, yıkılamaz birlik, beraberlik ve kardeşlik şuuru güncellenip güçlendirilerek yeni yüzyılın rotası belirlenmiştir. Milli iradenin tecelligahı olan Gazi Meclis en üst seviyede inisiyatif almış, birkaçı dışında siyasi partilerin büyük çoğunluğu meseleye sorumlu ve duyarlı yaklaşmışlardır. Bu sayede Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde tesis edilen Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu 5 Ağustos 2025 tarihinde fiilen çalışmalarına başlamıştır. Yaklaşık 6,5 ay süresince komisyon 20 toplantı yapmış, 137 kurum temsilcisi ve kişinin bilgi ve görüşüne başvurmuş, nihayet 17 Şubat 2026 Salı günü de hazırlığı yapılan raporunu tamamlamıştır. Komisyon üyesi 50 milletvekilinden 47’sinin oyuyla ikmal edilen rapor kabul edilmiştir.

"Devir Türk ve Türkiye Yüzyılı devridir"

Evvela komisyonda görev yapan her milletvekili arkadaşıma huzurlarınızda gönül dolusu teşekkürlerimi iletiyorum. “Terörsüz Türkiye” hedefiyle ilgili samimi gayret ve girişimlerin en önemli ayağı komisyon raporuyla teşekkül etmiştir. Bahse konu bu rapora sefalet manifestosu diyenlerin bizzat kendileri sefih ve sefildir. Demokratik, katılımcı ve kapsayıcı bir anlayış ölçeğinde kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu üstlendiği tarihi rolle tabuları yıkmış, ezberleri bozmuştur. Hiç kimse yapılan çalışmaları hafife almamalıdır. Hiç kimse milli birlik ve kardeşliğimizi, barış ve huzur ortamıyla pekiştirme amacını perdelemeye kalkışmamalıdır. Devir Türk ve Türkiye Yüzyılı devridir. Yeni yüzyılda terörsüz ve tereddütsüz Türkiye’yi ihya etmek vatan ve millet sevgisinde buluşan herkesin müşterek gayesi olmalıdır. Üçüncü bir göz, yabancı bir el, dışarıdan bir arabulucu olmaksızın milli iradenin muhterem temsilcileri bir devlet politikası olan “Terörsüz Türkiye” hedefine layık-i veçhileyle hizmet etmişlerdir. Sırayı siyasi ve hukuki düzenlemeler almıştır. Kaldı ki bundan sonra nelerin yapılacağı anlaşılır ve açıklayıcı bir üslup hüneriyle raporda takdim ve tespit edilmiştir. Bulanık suda balık avlayan şaşkalozlar, iyi dinleyin, şu sözlerime tıkanmış kulağınızı verin. Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesini, temel anayasal ilkelerini, demokratik işleyişini ve üniter devlet yapısını esas alan bir anlayışla çalışmıştır.

"Ortak geçmişimizle ortak geleceğimizin temelleri kazılacaktır"

Bu kapsamda Türkiye Modeli tebarüz etmiştir. Bölgesel ve küresel tansiyonun yükseldikçe yükseldiği sancılı bir dönemde tek yürek Türkiye fotoğrafı netleşmiş ve bundan sonraki yol haritası şekillenmiştir. Milli birlik ve kardeşliğimizin yanı sıra, demokrasimiz daha da güçlenecektir. Kalkınma ve refah artışı daha görünür ve hissedilir olacaktır. Bölücü terörün kanlı döngüsünü kıran Türk-Kürt kardeşliği ilelebet payidar kalacaktır. Kardeşlik hukukumuz, tek millet gerçeğimiz iyice kök salacaktır. Silahların susmasıyla siyaset konuşacaktır. Terörün bitişiyle barış ve huzurun bahar mevsimi kalıcı hale gelecektir. Ortak geçmişimizle ortak geleceğimizin temelleri kazılacaktır. Demokratikleşme, ortak vatandaşlık, hak ve özgürlüklerin güvenceye alınmasıyla ekonomik refah çıta yükseltecektir. Terörsüz Türkiye’nin kazananı herkes, hepimiz, milletimizin tamamı olacaktır. Bu da yetmez, kademe kademe ulaşılacak “Terörsüz Bölge” hedefiyle etrafımız barış ve kardeşlik kuşağıyla ihata edilecektir.

"Af ve cezasızlık algısına prim vermeden ihtiyaç duyulan yasal düzenlemelerin çerçevesi de çizilmelidir"

Bölücü terör örgütünün münfesih olmasının yanında silah bırakılmasının güvenlik ve istihbarat kurumlarımızca takibi, teyidi ve ölçülebilir kriterleri netleşir netleşmez; hukuki düzenlemelerin süratle ve şeffaflıkla hayata geçmesi mümkün hale gelecektir. Adalet duygusunu zedelemeden, şehitlerimizin hatıralarını lekelemeden, gazilerimizin mücadelelerine gölge düşürmeden; silahsız döneme geçenlerin topluma kazandırılması aşama aşama gerçekleşecektir. Raporda da kaydedildiği üzere; örgütün tüm unsurlarıyla feshi, silahların teslimi ve bırakılması sürecinde ihtiyaç duyulacak yasal düzenlemelerin yapılması konusunda ortaya çıkan anlayış birliği çok değerlidir. Toplumsal bütünleşmenin güç kazanması maksadıyla, silah bırakmayla birlikte işleyen süreci ve sonrasını yönetecek müstakil ve geçici mahiyette bir yasal düzenlemeye vurgu yapılması da ayrıca önemli ve kıymetlidir. Af ve cezasızlık algısına prim vermeden ihtiyaç duyulan yasal düzenlemelerin çerçevesi de çizilmelidir.

Türk’ün itibarı Kürt’ün itibarıdır. Kürt’ün iffeti Türk’ün iffetidir. Türk’ün onuru Kürt’ün onurudur. Bunların mecmuu da büyük Türk milletinin şanıdır, şerefidir, haysiyetidir.

Şöyle bir etrafımıza baktığımızda, hatta dünyanın içine gömüldüğü kaos ve kriz anaforuna göz attığımızda “Terörsüz Türkiye” ve “Terörsüz Bölge” hedeflerinin ne kadar büyük bir boşluğu dolduracağı, nasıl bir ihtiyacı karşılayacağı ortadadır. ABD’nin İran’a saldıracağı tarih hususunda deyim yerindeyse bahisler oynanmaktadır.  Bölgemiz tarihi bir sınamadan geçmektedir. ABD’nin olağanüstü askeri yığınağı tehlikenin cesameti hakkında az çok fikir vermektedir. Daha vurucu yeni nesil savaş senaryosu bölgesel dinamikleri, küresel ekonomi ve siyaset dengelerini olumsuz yönde ve her zaviyeden etkileyecektir. Tehdit yakın ve sıcaktır.

"ABD’nin İran’a saldırması tahminlerin ötesinde yaygın bir savaşlar döneminin kapısını açacaktır"

ABD’nin İran’a saldırması coğrafyaların ayarını hepten bozacak, tahminlerin ötesinde yaygın bir savaşlar döneminin kapısını kıra kıra açacaktır. Bir yanda ABD, diğer yanda İran müzakerelerin sürdüğünü iddia etse de, Cenevre’de kurulan masa faal halde olsa da, Arabulucular vızır vızır devrede bulunsa da, İran; Rusya ve Çin Hürmüz Boğazı’yla Umman Denizi ve Hint Okyanusu’nda ortak askeri tatbikat gerçekleştirmektedir. Aynı anda Gazze’nin yeniden imarı için Washington’da “Barış Kurulu” toplanıyorken, eşzamanlı şekilde İran’a karşı savaş hazırlığı toplantısı icra edilmiştir. İsrail yönetiminin ıslah ve terbiye edilmesi konusunda ön alması gereken Trump’ın, Siyonist lobinin dolduruşuna gelerek İran’a meydan okuması anlaşılır gibi değildir. ABD’nin İsrail büyükelçisinin teolojik ve ideolojik saplantıyla vaat edilmiş topraklar saçmalığını gündeme getirmesi; sınır aşan potansiyel hedeflerin gösterime sokulması, bölge devletlerinin egemenlik haklarının tartışmaya açılması, sonuçta Siyonist yayılmacılığın nasıl bir tehdit oluşturduğunun da deşifresidir.

"PKK'nın kurucu önderinin çağrısı KCK'yı da bağlamaktadır"

Şimdi tekrar gelelim “Terörsüz Türkiye” hedefine. Dışımız kaynarken, içimizi kaynaştırmalıyız. Dışımız yangın yeriyken, içimizde birbirimizin yarı, yareni, can beraberi olmalıyız. “Terörsüz Türkiye” hedefinin icrasında 27 Şubat 2025 tarihli açıklamasıyla PKK’nın kurucu önderinin büyük bir dahli ve payı vardır. Bu çağrı aynı şekilde KCK’yı da bağlamaktadır. Örgütün üst yapılanmasının feshi ise derhal sağlanmalıdır. Madem 27 Şubat çağrısı barışçıl arayışları destekleyen ve teşvik eden demokratik bir eşiktir; o halde bundan sonrasında planlanan atılımların, yapılacak düzenlemelerin gerçekleşmesi için PKK’nın kurucu önderliğinin statü sorunu nasıl ele alınacaktır? Eğer böylesi bir sorun varsa, ki bize göre vardır, bunun çözümü nasıl olacaktır? Terörsüz Türkiye’ye hizmet eden İmralı’nın statü açığı nasıl kapatılacaktır? Samimiyetle bu tartışmanın yapılarak makul, akla ve vicdana müzahir sonucuna kısa sürede ulaşılmalıdır.

"İki Ahmet’in makamlarına oturması sağlanmalıdır"

Diğer taraftan kayyum meselesi herhangi bir kaygı veya çekinceye kapılmadan demokrasi sınırları dahilinde tekrar değerlendirilmeli, iki Ahmet’in makamlarına oturması da sağlanmalıdır. Biz yeryüzüne Ankara’dan bakmak zorundayız. Başka başkentlerin veya merkezlerin tesirinde kalarak yapacağımız yorum ve yaklaşımları savunmak, düşürülmek istenen küresel tuzaklar için bir bahane yaratacaktır. Ankara’nın ve Türkiye’nin güvenliği en yüksek hassasiyetimizdir. Siyasi tasavvurlarımızın temeli de bu hassasiyete bağlıdır. Türkiye mevcut ağırlığıyla bölgesindeki mazlumlar ve hakkı yenmiş insanlar için güven kaynağı ve ihtiyaç halinde barınacakları en emin sığınaklarıdır. Türkiye’nin varlığı, onların da umudu demektir.

"Bin yılda kurulan kutlu mimariyi tahrip ve tasfiye ettiremeyiz"

Kerkük’ün, Gazze’nin, Halep’in, Şam’ın, Bağdat’ın, Urumçi’nin, Tebriz’in, Arakan’ın hissettiklerini en derinden duymalıyız. En samimi şekilde onların esenliğine dua ederken, acılarını ve ülkülerini paylaşırken, milli dokumuzu ve milli birliğimizi yaralayacak her ihtimali kaynağında engellemeliyiz. Çağları aşıp gelmiş büyük bir milletin vizyonuna sahip olarak; Yol ve yöntem göstermeliyiz. Yanlışları söylemeliyiz. Doğruları desteklemeliyiz. Süreçlere müdahil olmalıyız. Her şeyden Önce Türkiye düşüncesinde el ele vermeliyiz. Bin yılda kurulan kutlu mimariyi tahrip ve tasfiye ettiremeyiz.

Diri tutulmuş duyguların, elbet bir gün hakkı ve haklıyı ortaya çıkartacağını bilmeliyiz. Tarihin sabır, akıl, şuur ve inançla yoğrulduğunu, bugün Orta Asya’da vücut bulmuş Türk devletlerinin geçmişine bakarak idrak etmeliyiz. Hamaset ile realitenin bağını kopartmadan etrafımıza bakmalıyız.

"Türk Futbol Federasyonu’nun başkanı çok sağlıklı bir adım atmıştır"

Bu duygu ve düşüncelerle sözlerime son veriyorken, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen ve kamuoyunda futbolda bahis ve şike olarak bilinen soruşturmanın ne kadar önemli olduğunu söylemeliyim. Bahis hesabı bulunduğu belirlenen, özellikle yöneticisi olduğu takım ile rakip takım arasındaki müsabakada rakip takım üzerine bahis oynadığı tespit edilenlerin elbette yakalarından tutulmalı, bu suretle mağduriyet yaşayan kulüplerimizin hakkı ve hukuku muhakkak gözetilmelidir. Türk Futbol Federasyonu’nun başkanı çok sağlıklı bir adım atmıştır, cesurdur, delikanlıdır, yoluna devam etmelidir. /t24

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER