Hakkâri Günlükleri - III

‘’…

Tek yanlı aşk kişiyi nasıl aptallaştırıyor

Nasıl unutmuşum senin bir başkasını sevdiğini

Çocukça ve seni üzen girişimlerim oldu;

Bağışla bir daha tekrarlanmaz hiçbiri

Bir gece yarısı yazıyorum bu mektubu

Yalvarırım onu okuma çarşamba günleri.’’

Ve başında da ekliyor Cemal Süreya :‘’ Biliyorum sana giden yollar kapalı.’’ Umuttun, sevdaydın, gelecektin, aşktın sen. Gidişinden bildim seni hep. Hayallerle gerçekler arasındaki ince çizgi göz kapaklarımızdaki ağırlık kadardır, farkındayım. Bu cümle; hayatımın en değişik, en garip cümlesiydi. Kim olduğumu bilmiyordum, gönül evimden uzakta ve sevgi yorgunuydum; daha önce görmediğim ucuz bir otel odasında sevgi orucuna yatıyordum bu gece. Normal nefes almaya devam ediyordum, düşündükçe sayısız ruh hâli kapımı çalıyordu; düşündükçe de yoruluyordum. Acaba dayanmanın bir erdem olduğunu bunun için mi öğrettiler bize? Acıları unutmanın akıllılık olduğunu neden söylemediler bize? Bilgelik bunu saklamak mı yoksa? Kör pencerede uyuyan kim? Elimizden ne gelir, dediğinizi duyar gibiyim. Hiç yoktan bir selâm, bir gülümseme... Bunlar bir insanı korkunç bir karanlığın eşiğinden alıp gün ışığına kavuşturabilir. Otuzlu yaşlarımda yüreğim daha fazla ölüme alışmadan uyanıvermek istedim ucuz otel odasında. Ümitvar olmayı arzulamak tam da böyle bir şey.

Günler ve saatler birbirine girmeden ayağa kalktım, pencereye koştum. Öylece, durmaksızın bize iyi gelmeyen, bile isteye kötülük edenleri selâmlamak için doğan güneşe baktım yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden. Her şey olup bittikten sonra kıyam etme gücünü kendinde bulan bir insan bahtiyarlığı ile pencereyi kapattım. Değerli bir şey kaybettiğimizde veya arayıp bulamadığımızda kalbimizin kırılması gerekmiyordu fikrimce. Hâlâ biraz da umudum vardı, belki bir gün…

Her son bir başlangıçtır derler, belki de bu yönüyle bakmalıydım olup bitene. Yan Lianke : ‘’ Ay’ın battığına inanmazsan yıldızların parladığını da göremezsin. ‘’ der. Bu cümleyi odaya asıp ayrıldım ucuz otel odasından. Etrafımdaki dünya bana yüksek görünmüyordu bu sözden sonra. Soluk çizgilerle kentin gürültüsü birbirine karışmıyordu, kim bilir, bütün bunlar yepyeni, güzel bir dünyaya gebedir artık. Yaşamanın o meşhur ‘’anlamı’’ bu olsa gerek, bütün bunlar yaşanacak ki güzel günler gelecek ve böylesine sevilecek bu dünya. Düşünmek için epey vaktim oldu. Her şey bittiğinde işitilmesi gerekenleri söyleyebilmek kabristanda yatan birinin ayağa kalkıp şehre inmesi gibidir. Evet, o kabristandan uyandım ve şehre iniyorum. Konuşmak için değil, susmak için bu kez. Siz de biliyorsunuz ki değişimin hızı çoğu zaman değişimin yönünden daha önemlidir ve bu hızı da insanın kendisinin tayin ettiğini bilmeyeniniz/bilmeyenimiz yoktur. Biliyorsunuz ki insan, umut ederek yaşar. Öyle olmasa nasıl aydınlanırdı geçmişteki karanlıklar? Yürekler aynı yolda yürürken değil aynı hissi uyandırınca birleşir. Uzaklaşma korkumuz öyle büyük ki birleşme hayali henüz içimizde gelişmeden kendimizden uzaklaştırmak zorunda kalıyoruz. Belki de ilk kez sevilmekten korktuk. Ve daha da önemlisi güzellikten de korkmaya başladık giderek. ‘’Kuşlar, geri dönecek bir gün, göreceksiniz.’’ der Adnan Özyalçıner. İlkbaharı gözlüyorum bir yandan da umudum nisanda. Söz: ‘’Haysiyettir.’’derler. Belki de bu cümle hem bahara hem de olup bitene gölge düşürdü. Kendi bakışlarımızdaki güvensizliği görme korkusuyla aynaya bakmaya cesaret edemedik hiç. Oysa o aynada üstünde başında tutkulu saatleri ele veren bir iz kalmıştır hepimizde, buna bakmamız gerekiyor.

Ve ben, dışarıda ne yaptığını bilmeyen, kafası karışmış bir insanlığın bizzat kendisinin yarattığı acının dokunamadığı sonsuz dünyanın sonsuz gökyüzünün altındaki sonsuz yıldızlarına bakarak yol alıyordum. Bende her şey yolculuklara çıkıyordu. Oysa aklım eski yolculukların öldüğünü fısıldadı kulağıma. Ve tüm bunlar özgür olduğum sürece doğruydu. Hep geçtiğimiz yollar; dost olduğumuz, sevdiğimiz, ait olduğumuz yollar… Bir vakit sonra artık bizim olmayabilirler. Daha da kötüsü, belki de orada, aynı yerde duruyorlardır fakat bizim değillerdir artık. Ya da biz orada durmuyoruzdur; yüzümüze dönüp bakmıyordur ne yollar ne daha dün gülümseyen yolculuklar. Kuprin, Olesya adlı eserinde şöyle der: “Beni yabancı biri yerine koyuyormuşsun gibi geldi. Çok acıydı bu.” İnsanın her şartta gidebileceği bir şehir ve yolculukları olmalı. Küçük bir şehir, belki bir köy, bir dost, sevgili her ne ise. Hiç yabancılık çekmeyeceği bir yolculuk ve şehir.

Belki yolculuklarla beraber güzellikler büyür bir yanda ve öbür yanda sonra ,tüm dünyada…

YORUM EKLE