“Bu dünya hayatıysa, aldatıcı bir tatmin aracından başka bir şey değildir.” (Â-li İmrân 185)
İnsanoğlu, uslanmaz bir paradoksun içinde yaşar. Kendisine bahşedilen o derin ve ilahi yalnızlığı; geçici sevgilerin sıcaklığıyla, maddiyatın sahte parıltısıyla ve kalabalıkların uğultusuyla bastırmaya ve hatta yok etmeye çalışır. Oysaki insanı tüketen şey yalnızlık değil, hakikatten uzaklaşmaktır. Evrenin yasalarını ve zihninin sonsuz koridorlarını keşfeden bir insan, eğer bu derinliği gündelik hayatın sığlığında ve kalabalığında boğuyorsa, orada sessiz bir çöküş başlamış demektir.
Dünyevi hisler ve anlık hevesler uğruna feda edilen ruhsal ve entelektüel yalnızlık, zamanla insanı kendi sahip olduklarının altında ezilen bir varlığa dönüştürür. Zihnin sınırsız ufkunu dünyanın dar kalıplara hapsetmek, insanın kendine karşı işleyebileceği en büyük ihanettir. Bu artık bedenin değil, ruhun, düşüncenin ve hakikatin tasfiyesidir. Friedrich Nietzsche’nin “pazar yeri” tasvirindeki gibi, insan kendi zirvesinden aşağıya, kalabalıkların arasına indiğinde aslında varoluşsal mirasını da terk etmiş olur. Üstinsan olma yolundaki o asil yalnızlık, yerini modern insanın konforlu ama ruhsuz dünyasına bırakır.
İnsan bazen yalnız kaldığı için değil, yanlış kalabalıkların içinde kendi sesini kaybettiği için sürgün olur. En uzun ve en acı sürgün de budur. Bir aidiyetin ortasında hissedilen o dipsiz boşluk, çoğu zaman özgürlüğün ve entelektüel hürriyetin sessizce elinden alınmasından doğar. Hermann Hesse’nin Bozkırkurdu romanındaki Harry Haller gibi, bir yanda yüksek düşüncenin kutsallığına inanıp diğer yanda burjuva hayatının sığlığına eklemlenmek, ruhu ikiye bölen bir sancıdır. Yanında biri varken bile kendini duyamamak, duvarları görünmeyen, kapısı bulunmayan zihinsel bir hapishanede yaşamaktır. Bu durum, Stefan Zweig’in karakterlerinde görülen o derin içsel yabancılaşmanın modern bir yansımasıdır.
Ruhun entelektüel yalnızlığı bir kez bozulduğunda, dünya ne kadar kalabalık olursa olsun insan kendi içine dönen yolu bulamaz. Nuri Pakdil’in metinlerinden tanıdığım o derin sükût ve arayış, yerini kelimelerin hoyratça tüketildiği sıradan bir gürültüye bırakır. İnsan, bir hiç uğruna kendi derinliğini hibe ettiğinde, Fernando Pessoa’nın ‘Huzursuzluğun Kitabı’nda tarif ettiği o “başkası olma” trajedisine mahkûm olur. Kendisi olmaktan vazgeçen her zihin/kalp, aslında kendi cenaze namazını sessizce kılan bir münzevidir.
Hakikatten koparak gündelik hayatın sıradanlığına eklemlenmek, aslında insanın kendi elleriyle hazırladığı en trajik sondur. Bir zamanlar gökyüzünün ve fiziğin değişmez yasalarının peşinde koşan bir ruh için, çamurdan şehirlerde, tavanı alçak odalarda, sığ tartışmaların içinde yaşamak yalnızca bir tercih değil, ertelenmiş bir intihardır.
Bütün bu yazdıklarım, yaralı tercihlerimizden akan ağır bir hakikatin izlerini taşıyor. İnsan bazen yeni bir dünya inşa ettiğini sanarken, fark etmeden kendi zihninin ve ruhunun kapılarını kapatır. Dünyevi düzenin konforu, tekrar eden gündelik telaşlar ve nefsin güven arayışı, insanın içindeki derin yalnızlığı (arayışı) yavaş yavaş susturur, insanın içindeki o ilahi tınıya yabancılaştırır.
Sokrates’in işaret ettiği gibi, insanı kurtaran şey her arzunun peşinden gitmek değil, gerektiğinde kendi nefsine karşı acıyı göze alabilmesidir. Çünkü bazı bağlar huzur vermez, yalnızca entelektüel düşüncenin kanatlarını ağırlaştırır. İşte entelektüel intihar tam da burada başlar. Gündelik hayatın arzularına ve sıradanlığına sığındığında...
“... dünya hayatı onları aldattı.” (Arâf, 51)

Kalemin dert görmesin