ERSİN TEK/YAZDI
Yazar Ersin Tek'in Yazısı Şöyle:
Tek Yazısında, “Kaybolmuş olanlar için, her zaman kendilerini evlerinde hissettirecek şehirler bulunacaktır.” (Simon Van Booy)
Bir şehri doğru okuyabilmenin ön koşulu, ona gündelik alışkanlıkların ve anlık çekişmelerin ötesinden, biraz daha analitik bir mesafeyle bakabilmektir.
Yüksekova’ya bu perspektiften baktığımda, karşıma yalnızca biriken kentsel sorunlar yumağı değil, aynı zamanda açığa çıkarılmayı bekleyen büyük bir stratejik potansiyel çıkıyor.
Cilo Dağları’nın heybetli silueti, Sat Gölleri’nin eşsiz doğası, verimli ovası, tarih boyunca farklı yolları buluşturan konumu ve sınır ticaretinin sunduğu fırsatlar…
Bütün bunlar Yüksekova’nın sıradan bir yerleşim olmadığını, doğru planlandığında bölgesel ölçekte önemli bir cazibe merkezi hâline gelebilecek bir potansiyele sahip olduğunu gösteriyor.
Ancak mevcut tabloya baktığımda, bu potansiyelin kentin gündelik yaşamına yeterince yansımadığını üzülerek görüyorum.
Kentimiz hâlâ en temel altyapı ve kentsel hizmet standartlarıyla ilgili kronik sorunlarla boğuşuyor. Yağış sonrası çamura dönüşen, yazın toza bürünen yollar, tamamlanamayan altyapı çalışmaları, kış aylarında ağırlaşan ulaşım ve ısınma koşulları, elektrik kesintileri, yetersiz kanalizasyon ve yağmur suyu tahliye hatları günlük hayatımızı ciddi biçimde aksatıyor.
Bunlara yetersiz içme suyu hatlarını, plansız yapılaşmayı, imar belirsizliklerini, kamusal alan ve otopark eksikliğini, yaya güvenliğini tehdit eden altyapı sorunlarını da eklemek gerekiyor.
Sosyal ve kültürel açıdan baktığımızda da benzer bir tabloyla karşılaşıyoruz.
Çocuklarımız ve gençlerimiz için spor, kültür ve sanat alanları hâlâ oldukça sınırlı. Gençlerin ekonomik ve kamusal hayata aktif biçimde katılımını destekleyecek kurumsal mekanizmalar yeterince güçlü değil. Sağlık hizmetlerine erişim, özellikle zorlu kış şartlarında çevre mahallelerimiz açısından önemli bir sorun olmaya devam ediyor.
Çevre kirliliği, atık yönetimindeki aksaklıklar, dere yataklarının tahribi, tarımsal üreticinin pazara erişim sorunları, sınır ticaretindeki bürokratik engeller ve genç işsizliği de birbirini besleyen yapısal meseleler olarak karşımızda duruyor.
Fakat bütün bu teknik ve sosyal sorunların ötesinde beni en çok endişelendiren başka bir mesele var:
Olumsuzlukların zamanla normal kabul edilmeye başlanması.
Yani kanıksama.
İnsanlarımızın her kış aynı ulaşım sorunlarını yaşamaya, her yaz tozla mücadele etmeye, sürekli ertelenen vaatleri beklemeye alışması, yalnızca günlük hayatımızı zorlaştırmıyor. Aynı zamanda kentte olması gereken standartlara ilişkin beklentilerimizi de aşağı çekiyor.
Bir süre sonra kent sakini, “olması gereken” çağdaş kentsel standardı değil, yıllardır maruz kaldığı yetersiz tabloyu referans almaya başlıyor.
İşte bu kanıksama hâlini kırmak zorundayız.
Çünkü Yüksekova’nın meselesi birkaç caddenin asfaltlanması, birkaç binanın yenilenmesi ya da münferit altyapı çalışmalarından ibaret değildir.
Asıl sormamız gereken soru şudur:
Yüksekova’yı nasıl bir geleceğe hazırlamalıyız?
Bir kent yalnızca beton, demir ve asfalttan ibaret değildir.
Kent; çocukların güvenle büyüdüğü, gençlerin geleceğe umutla baktığı, esnafın ve üreticinin önünü görebildiği, kadınların hayatın her alanında aktif biçimde yer aldığı ve insanların yaşadığı şehirle gurur duyduğu bir yaşam ekosistemidir.
Ben Yüksekova’nın böyle bir geleceği inşa edebilecek güce ve imkâna sahip olduğuna inanıyorum.
Eksik olan ise sahip olduğumuz potansiyeli dağınık başlıklardan çıkarıp bütüncül, veriye dayalı ve ortak bir şehir vizyonunun parçası hâline getirmek.
Bunun için öncelikle mahalle mahalle ayrıntılı bir altyapı ve ihtiyaç haritası çıkarılmalıdır.
Su, kanalizasyon, yağmur suyu, ulaşım ve aydınlatma sorunları açık bir öncelik sırasına konulmalıdır. Her proje için sorumlu kurum, bütçe, başlangıç ve tamamlanma takvimi kamuoyuyla paylaşılmalıdır.
Bu şehirde yaşayanlar sürecin edilgen izleyicileri değil, aynı zamanda şehrin geleceğinin aktif paydaşları ve şeffaf denetçileri olmalıdır.
Kaldırımlar, engelli erişilebilirliği, okul çevreleri, yaya güvenliği ve sokak aydınlatmaları da ulaşım politikalarının ayrılmaz parçaları olarak ele alınmalıdır.
Bölgemizin iklim koşulları dikkate alınarak kış aylarına özel, dinamik bir ulaşım ve karla mücadele planı hazırlanmalıdır.
Kritik noktalar sürekli kontrol altında tutulmalı, altyapısı tamamlanmadan gerçekleştirilen geçici ve yüzeysel yol çalışmalarının uzun vadede kamu kaynaklarının verimsiz kullanılmasına yol açabileceği artık görülmelidir.
Kalıcı çözüm için işlerin doğru sırayla yürütülmesi şarttır.
İmar konusunda da günü kurtaran müdahalelerden uzaklaşmamız gerekiyor.
Zemin yapısı, taşkın riskleri, nüfus artışı ve ulaşım kapasitesi birlikte değerlendirilmeden yeni alanlar yapılaşmaya açılmamalıdır. Planlanan her konut alanıyla birlikte okul, sağlık birimi, park, otopark ve toplu taşıma ihtiyacı da düşünülmelidir.
Bölgemizin tektonik gerçekliği göz önüne alındığında, deprem hazırlığı da ertelenemez bir zorunluluktur.
Ovanın zemin özellikleri ve mevcut yapı stoku bağımsız teknik ekiplerce kapsamlı risk analizlerine tabi tutulmalıdır. Güvenli olmayan yapılar için yalnızca yıkım odaklı değil, insanların barınma ve ekonomik koşullarını da gözeten insan merkezli bir kentsel dönüşüm modeli geliştirilmelidir.
Acil ulaşım koridorları, geçici barınma alanları ve lojistik merkezler şimdiden belirlenmeli, hazırlık düzeyi düzenli tatbikatlarla test edilmelidir.
Bir başka önemli mesele ise Yüksekova Ovası’dır.
Bilimsel veriler ve uzun vadeli şehir planlaması dikkate alındığında, ovanın tamamını konut alanına dönüştürmenin stratejik bir hata olacağı açıktır.
Tarım arazileri ve doğal üretim alanları korunmalıdır.
Ova; tarım, hayvancılık, gıda işleme ve lojistik açısından değerlendirilirken, sanayi yatırımları verimli tarım topraklarından uzak, altyapısı hazır ve çevresel etkileri denetlenebilir alanlarda planlanmalıdır.
Kocaeli gibi sanayi ve lojistik kapasitesi yüksek şehirlerin deneyimlerinden elbette dersler çıkarabiliriz. Ancak başka şehirlerin modelini olduğu gibi kopyalamak yerine, kendi coğrafyamıza, ekonomimize ve toplumsal yapımıza uygun bir kalkınma modeli oluşturmalıyız.
Çünkü Yüksekova’nın geleceği başka şehirlerin kopyası olmakta değil, kendi potansiyelini doğru okuyabilmekte yatıyor.
---
Fakat yalnızca kamu yatırımlarını ve kurumsal planlamayı konuşmak da yeterli değil.
Yüksekova’nın ekonomik ve sosyal yapısına biraz daha yakından bakmamız gerekiyor.
Şehrimizde ciddi bir servet birikimi olduğunu inkâr edemeyiz. Önemli miktarda paranın döndüğü, güçlü bir ticari hareketliliğin bulunduğu bir ekonomik yapı var.
Ancak burada sormamız gereken soru şu:
Bu servet, şehri zenginleştiren bir üretim gücüne ne ölçüde dönüşüyor?
Çünkü servet sahibi olmak başka, sahip olunan serveti şehrin ortak geleceğine dönüştürmek bambaşka bir şeydir.
Bazen zenginliği yalnızca tüketim üzerinden gösteriyoruz.
Özellikle son yıllarda daha gösterişli düğünler, yüksek harcamalar, tüketim odaklı organizasyonlar ve insanları uzun yıllar borç altında bırakabilen harcama biçimleriyle karşılaşıyoruz.
Oysa düğün, öncelikle bir ailenin mutluluğunu paylaşacağı bir gün olmalıdır. Ekonomik bir yarışa dönüştüğünde ise bunun bedelini bazen yıllarca ödemek zorunda kalıyoruz.
Burada itirazım zenginliğe değil.
Zenginliğin nasıl kullanıldığına.
Çünkü bir şehirde çok para sahibi insanların bulunması, o şehrin ekonomik olarak güçlü olduğu anlamına gelmez.
Gerçek ekonomik güç; üretim yapan, istihdam oluşturan, gençlere iş alanı açan, eğitime yatırım yapan, yeni girişimleri destekleyen ve elde ettiği sermayeyi yeniden şehrin ekonomik hayatına kazandıran bir yapıyla ortaya çıkar.
Gaziantep, Kayseri ve benzeri şehirlerde yıllar içerisinde oluşan sermaye birikiminin sanayiye, üretime, eğitime, istihdama ve kurumsal yapılara aktarılmasının önemli örneklerini görüyoruz.
Elbette bu şehirlerle Yüksekova’nın şartları birebir aynı değil.
Ancak kendi şartlarımızdan hareketle benzer bir ekonomik akıl geliştirebiliriz.
Yüksekova’da şehri büyüten, üretimi çeşitlendiren, gençlere iş alanları açan ve uzun vadeli yatırımlar yapan güçlü bir yerel sermaye kültürünün henüz yeterince kurumsallaştığını düşünmüyorum.
Çok zengin olan insanlar olabilir.
Fakat asıl mesele, zenginliği şehrin ortak kalkınmasına dönüştürebilecek ekonomik aklın ve organizasyonun ne kadar güçlü olduğudur.
Bunun yanında şehrin ekonomik ve sosyal geleceğine yön verecek, ortak akıl oluşturacak güçlü sivil toplum yapılarının da daha fazla sorumluluk üstlenmesi gerekiyor.
Örneğin iyi yönetilen, şehrin bütün ekonomik aktörlerini bir araya getiren, veriye dayalı çalışan ve yalnızca üyelerinin ticari meseleleriyle değil, Yüksekova’nın ekonomik geleceğiyle de ilgilenen güçlü bir ticaret ve sanayi odası anlayışına ihtiyacımız var.
Esnaf odalarından iş dünyasına, kooperatiflerden meslek kuruluşlarına kadar bütün yapılar, şehrin geleceği konusunda daha fazla söz söylemeli ve daha fazla sorumluluk almalıdır.
Çünkü bir şehrin zenginleşmesi yalnızca birkaç kişinin çok para kazanmasıyla gerçekleşmez.
Gerçek zenginlik; üretimin artması, istihdamın genişlemesi, gençlerin iş bulabilmesi, esnafın ayakta kalabilmesi, çiftçinin ürettiğinin karşılığını alabilmesi ve elde edilen sermayenin yeniden şehre yatırım olarak dönmesiyle oluşur.
Bugün Yüksekova’da bir tarafta önemli bir servet birikimi ve yüksek tüketim görüntüleri varken, diğer tarafta ekonomik sıkıntı yaşayan, borç altında ezilen, iş bulamayan ve geleceği konusunda ciddi kaygılar taşıyan insanlar var.
Bu çelişkiyi görmezden gelemeyiz.
Daha da önemlisi, gençlerimizin geleceğe dair umudunu kaybetmemesi gerekiyor.
İşsizlik, ekonomik sıkıntılar, borçluluk, eğitim ve meslek imkânlarının yetersizliği, bilinçsiz ve riskli ekonomik ilişkiler gençler üzerinde ciddi baskılar oluşturabiliyor.
Genç intiharlarıyla ilgili haberlerle sarsılmamız da bize yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda sosyal bir meseleyle karşı karşıya olduğumuzu hatırlatıyor.
Bu olayların nedenlerini tek bir sebebe indirgemek elbette doğru olmaz.
Ancak gençlerin kendilerini çaresiz, yalnız ve geleceksiz hissetmelerine yol açabilecek koşulları azaltmak hepimizin sorumluluğudur.
IBAN kiralama gibi gençleri hukuki ve ekonomik risklerin içine sürükleyebilecek uygulamalar da bu açıdan ayrıca önem taşıyor.
Gençlerimize yalnızca “iş bulun” demek yetmez.
Onlara güvenli ekonomik imkânlar, mesleki beceriler, girişimcilik fırsatları ve geleceğe dair gerçekçi bir umut sunmak zorundayız.
Çünkü bir şehrin gerçek zenginliği, yalnızca bugün sahip olduğu parayla değil, yarının insanlarına ne kadar güçlü bir gelecek bırakabildiğiyle ölçülür.
Yüksekova’nın geleceği üzerine konuşmaya devam edeceğiz.
Çünkü bu şehir yalnızca sorunlarını konuşmayı değil, kendi geleceğini tasarlamayı da hak ediyor.
(Devam edeceğiz…)