Yüksekova Lisesi

Yüksekova Lisesi

TAHİR DUMAN/YAZDI

Tahir Duman Yazısında,

(Bu yazımı, değerli dostum Ersin Tek’in “Yüksekova Lisesi” adıyla kaleme aldığı ve yıllardır hafızalarımızda yaşayan bu ismin yeniden iade edilmesi için bir kıvılcım yakan yazısının ardından kaleme aldım. Onun satırlarında kendi geçmişimin izlerini, yarım kalmış hatıralarımı ve içimde yıllardır taşıdığım bir özlemi buldum. Ardından düşündüm ki Yüksekova Lisesi, yalnızca bir okulun adı değil; binlerce insanın çocukluğunu, gençliğini, ilk heyecanlarını, dostluklarını ve hayat hikâyelerini saklayan ortak bir hafıza mekânıdır. Ben de bu satırlarla, hikâyesinin bir parçasını o okulun koridorlarında, sınıflarında ve bahçesinde bırakmış on binlerce Yüksekovalı hemşehrimin iç sesine tercüman olmak istedim. Belki her birimizin hatırası birbirinden farklıydı ama hepimizin yüreğinde hala aynı okulun izi var. Dileğim, bu hikâyenin yalnızca benim geçmişime açılan bir kapı olarak kalmaması; Yüksekova Lisesi’nde bir zamanlar kendi gençliğini bırakan herkesin o kapıdan yeniden içeri girebilmesidir. Onların da kendi hikayelerini kaleme alarak bu kıvılcımı kocaman bir ateşe çevirmeleridir. 

Çünkü bazı isimler tabelalardan silinse de insanların hafızasından silinmez. Ve bazı isimler, yalnızca geçmişe ait oldukları için değil, taşıdıkları hatıralar hâlâ yaşadığı için yeniden hak ettikleri yere dönmelidir.)

*

Yüksekova Lisesi

Hilmi Tuna’yı bütün Yüksekova tanırdı. Şehrin tanınan eşrafındandı. Meşhur meydana varmadan, çarşıya açılan sokağın ağzına bakan iki katlı bir dükkânı vardı.

Yüksekova Lisesi hikayem o gün, o dükkanda başladı. O gün abimle birlikte gitmiştim. İlk defa takım elbise alacak, kara lastik ayakkabılara veda edip ortaokul için kundura ayakkabılara kavuşacaktım.

Çarşının hareketliliği içinde, girip çıkan müşterilerin eksik olmadığı bu dükkânın giriş katında neredeyse her türlü giyim eşyası vardı. Aradığımız takım elbiselerin üst katta olduğunu söyleyen satıcı önde biz arkada merdivene doğru yöneldik. Dükkanın içinden ikinci kata çıkan dar merdiven tıka basa takım elbise dolu, kasvetli bir  odaya çıkmıştı.  Sarmal kumaş roluları ve boy boy, renk renk takım elbiseler arasında  alışverişin kendine özgü bir havası vardı burada.

Abimin seçtiği açık kahverengi takım elbise gözüme oldukça şık görünmüştü.  Takım elbisenin üzerindeki dikiş hatasını görünce satıcı,

 — Pafrika hatasıdır o, demişti. Ömrüm boyunca unutmayacağım bir söz olacaktı bu söz. 

— Pafrika hatası...

Pafrika hatası olan o açık kahverengi takım elbisem, yetişkinliğe atacağım ilk adım olacaktı. Yüksekova Lisesi’ne atacağım ilk adım. 

Dükkandan çıkınca ders kitaplarımızı almak için Hükûmet Konağı’na bakan Halk Kırtasiye’ye uğradık. İçerideki kalabalığın ortasında, Kırtasiyeci Halit Abi’nin kendine özgü bir düzeni vardı. Aynı anda onlarca kişiyi dinliyor, kimsenin yüzüne bakmadan herkesin istediğini aklında tutuyor, telaşlı bir yüz ve seri hareketlerle tek bir kitabı bile eksik bırakmadan sahiplerine teslim ediyordu. Bu telaşın içinde sergilediği çabukluk, dikkat ve hafıza, beni hayrete düşürmüştü.

Yeni bir başlangıç ve yeni elbiselerin heyecanıyla o akşam oldukça mutlu uyumuştum. Ertesi gün, öğleye doğru takım elbisemin içinde kendimi büyümüş biri gibi hissederek bahçe kapısından içeri ilk adımımı attığımda, karşımda yükselen o kocaman okulun, altı yıl boyunca gençliğimin izlerini taşıyacağını, nice hatıraya ev sahipliği yapacağını henüz bilmiyordum. O gün, o kapıdan içeri yalnızca bir öğrenci olarak girmeyecek; yıllar sonra dönüp baktığımda yüzümde tebessüm, içimde ince bir sızı bırakacak koca bir hikâyenin de ilk sayfasını aralayacaktım.

Merdivenlerde, mavi takım elbisesiyle okul müdürü Yıldırım Sadık Gündaş duruyordu. Sert mizacı, keskin bakışları ve insanın içine işleyen duruşuyla daha ilk karşılaşmada kendini hissettiriyordu. Bundan sonra ağzından çıkacak her söz, tartışmaya yer bırakmayan bir kanun hükmünde olacaktı; uyarılarıysa yalnızca duyulmak için değil, hafızalara kazınmak için söylenecekti.

İlkokul sıralarından kalma bir alışkanlıkla, ip gibi arka arkaya dizildik. Rengârenk takım elbiseleri, özenle bağlanmış kravatları ve yeni kunduralarıyla yüzlerce genç, önündekine bir kol mesafesi bırakarak tören düzenine geçti. İsimlerimiz tek tek okundu; her isimle birlikte bir grup öğrenci, yeni bir hayatın eşiğinden geçercesine sınıflara alındı. Sıra bize geldiğinde Orta 1-G sınıfına yöneldik. Yetmiş iki kişiydik. Uzun ve geniş sınıfın dört bir yanını dolduran sıralara, üçerli oturacak şekilde yerleştik. Daha ilk günden anlaşılıyordu ki altı yıl boyunca nice hatıraya ev sahipliği yapacak bu okulda, kendimize ait bir yer bulmak bile başlı başına bir mesele olacaktı.

Sınıf kapısı açıldı ve içeriye şık giyimi, kendinden emin duruşu ve kibar tavrıyla Vesile öğretmenimiz girdi. Onu ilk gördüğümde zihnimde; çağdaşlığıyla, duruşuyla ve taşıdığı zarafetle tam bir Cumhuriyet kadını olduğu hissi uyanmıştı. Üzerindeki kıyafetlerden yürüyüşüne, bakışlarından yüzündeki ifadeye kadar her şeyinde bir ciddiyet ve incelik vardı. Sınıfın uğultusu yavaş yavaş dinerken gözlerimiz ona çevrildi. Tahtanın önünde durdu, kendisini tanıttı ve sınıf öğretmenimiz olduğunu söyledi. Her biri farklı renk elbise giymiş yetmiş iki kişilik sınıftan ders boyunca çıt bile çıkmamıştı.

Seksenli, doksanlı yılların çocukları olarak biz, sanki önce büyümüş, hayatın yükünü omuzlarımıza almış, sonra çocuk olmayı öğrenmiştik. Çocukluğumuzun üzerinden zamanın ağır adımları geçti; yıllar birbirini kovaladı, yüzler değişti, hatıralar birikti. Biz büyüdükçe hayatın anlamı değişti, fakat bazı mekânlar vardı ki insanın hafızasında zamanın ötesine geçerek yaşamaya devam etti. Yüksekova Lisesi de onlardan biriydi.

Yüksekova Lisesi, tek bir rengin hâkim olduğu bir yer değildi. Birbirinden farklı renklerin, seslerin, düşüncelerin ve karakterlerin aynı çatı altında buluştuğu büyük bir armoniydi. Kimi derslerine dört elle sarılan çalışkan bir öğrenciydi, kimi tembelliğin gölgesinde kaybolmuştu. Kimi sorumluluklarının bilincinde, kimi hayatı henüz ciddiye almayı öğrenememişti. Ama hepsinin ortak bir yanı vardı: Her birinin anlatılmaya değer bir hikâyesi vardı. Kimi sessizliğinin ardında nice düşler saklıyor, kimi kahkahalarıyla koridorları inletiyor, kimi de kimseye belli etmeden kendi dünyasında büyüyordu. Yüksekova Lisesi, bütün bu farklılıklarıyla yalnızca bir okul değil, hayatın küçük bir izdüşümüydü.

Orada ciddiyetle şaka, disiplinle yaramazlık, mutlulukla hüzün yan yana yürürdü. Bazen bir öğretmenin sözü günlerce zihninde yankılanır, bazen teneffüste yaşanan sıradan bir olay yıllar sonra bile yüzünde bir tebessüm uyandırırdı. Kimi sevinçlerimiz avluda kalır, kimi kırgınlıklarımız sınıf sıralarına sinerdi. Aşklarımızı ise bizden başka kimse bilmezdi. Her gün biraz daha büyür, her gün farkında olmadan geçmişimizin temel taşlarını döşerdik.

Mucizeler yaratan öğretmenlerimiz vardı bizim. İnsan ruhunun derinliklerinde saklı kalmış cevherleri keşfeden, henüz kendisinin bile farkında olmadığı yetenekleri gün yüzüne çıkaran, bir çocuğun hayatına dokunarak onun geleceğini yeniden şekillendiren eğitim mimarları… Tek meziyeti susmak ve güzel yazı yazmak olan, kendi hâlinde, sessiz sedasız bir öğrenciden bir öğretmen yetiştirdiler. Belki de o günlerde içimde saklı duran bir istidadı benden önce onlar fark etmiş, henüz filizlenmemiş bir hayalin toprağını sabırla işlemişlerdi. Fizik öğretmenimiz ve idarecimiz Talat Şahinoğlu, Türk Dili ve Edebiyatı öğretmenimiz ve idarecimiz Arif Yılmaz, Fen Bilgisi öğretmenimiz Sefer Özkan, Türkçe öğretmenimiz Enver Yaşar ve isimlerini burada tek tek anmaya ömrümün vefa etmeyeceği daha nice kıymetli öğretmenim… Her biri, bir insanın hayatına harç koyan, geleceğin duvarlarını sabırla ören birer eğitim mimarıydı. Onlar yalnızca ders anlatmadılar; karakterimize biçim verdiler, ufkumuzu genişlettiler, içimizdeki insanı inşa ettiler. Yıllar geçti, okul sıraları geride kaldı, yollarımız ayrıldı; ama onların emeği, bir zamanlar farkına bile varmadığımız izleriyle hayatımızın içinde yaşamaya devam etti. Çünkü bazı öğretmenler yalnızca öğretmez; insanın kaderine dokunur ve ömrü boyunca taşıyacağı bir ışık bırakırlar.

Şimdi geriye dönüp baktığımda anlıyorum ki Yüksekova Lisesi, yalnızca ders gördüğümüz, sınavlara girdiğimiz, sıralarını doldurduğumuz bir bina değildi. Orası, hayatın bizi birbirimizden farklı kılarak aynı hikâyenin içine yerleştirdiği bir gençlik sahnesiydi. Herkes kendi rolünü oynuyor, kimimiz başrolde olduğunu sanıyor, kimimiz kalabalığın içinde kaybolduğunu düşünüyordu. Oysa zaman, hepimize aynı şeyi öğretecekti: Yıllar geçip de yollar ayrıldığında geriye ne notlarımız ne de okul numaralarımız kalacaktı. Geriye, birlikte yaşanmış günlerin hatırası, yarım kalmış cümleler, unutulmayan yüzler ve insanın içini usulca sızlatan o eski günlerin sıcaklığı kalacaktı.

Benim gibi, Yüksekova Lisesi sıralarında dirsek çürütmüş arkadaşlarımın da anlatılmayı bekleyen birbirinden güzel hikâyeleri vardır. Kimi ilk hayallerini o sınıflarda kurmuş, kimi hayatın ilk aşkıyla, ilk acısıyla orada tanışmış, kimi dostluğun, dayanışmanın ve büyümenin ne demek olduğunu o okulun koridorlarında öğrenmişti. Her birimizin hikâyesi farklıydı; fakat bütün bu hikâyelerin kesiştiği, hatıralarımızın birbirine karıştığı ortak bir mekân vardı: Yüksekova Lisesi. 

O, bizim için yalnızca bir okulun adı değildi; çocukluğumuzun, gençliğimizin, ilk heyecanlarımızın ve yarım kalmış hayallerimizin hafızasıydı.  

Ne var ki yıllar önce bu ismin okuldan alınması, sadece bir tabelanın değiştirilmesi anlamına gelmedi. Sanki geçmişimize açılan bir kapı kapatıldı, hatıralarımızın mekânı elimizden alındı. 

Oysa bazı isimler vardır ki binaların duvarlarına sığmaz; insanların yüreğinde, bir şehrin hafızasında ve kuşaktan kuşağa aktarılan hikâyelerde yaşamaya devam eder. Yüksekova Lisesi de bizim için böyle bir isimdir. 

Biz o adı andığımızda yalnızca bir okulu değil, geride bıraktığımız yılları, birlikte büyüdüğümüz arkadaşlarımızı, bize emek veren öğretmenlerimizi ve bir daha geri gelmeyecek o güzel günleri hatırlıyoruz. Bu nedenle Yüksekova Lisesi isminin yeniden iade edilmesi, geçmişe duyulan sıradan bir özlemden ibaret değildir; bir şehrin eğitim hafızasına, on binlerce insanın ortak hatırasına ve geçmişiyle kurduğu bağa sahip çıkmaktır. Çünkü biz biliyoruz ki bazı isimler silinse de hatıralardan silinmez.

Yüksekova Lisesi, bizim için geçmişte kalmış bir okul değil, hâlâ içimizde yaşayan bir hikâyedir. Ve o hikâyenin adı yeniden kendi yerine konulmalıdır: Yüksekova Lisesi.

Güncelleme Tarihi: 17 Ekim 2026, 16:35
YORUM EKLE