Bakırhan: ‘Çerçeve yasa ertelenemez, sonbahara falan bırakılamaz’

Bakırhan: ‘Çerçeve yasa ertelenemez, sonbahara falan bırakılamaz’

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, partisinin haftalık Meclis grup toplantısında güncel gelişmelere dair değerlendirmelerde bulundu.

Bakırhan, konuşmasına yaşamını yitiren sanatçı Kadir İnanır ile Barış Annesi Behiye Sevim’i anarak başladı.

Bakırhan, NATO toplantılarının küresel yönelimlere dair önemli ipuçları verdiğini belirterek, “Dünyada kurallara dayalı sistem artık çözülüyor, çöküyor. Kural dinleyen yok, dünyada neredeyse herkesin gücü oranında söz kullandığı, yetki kullandığı, kendisine göre davrandığı bir süreci yaşıyoruz. İnsanlığın birlikte yaratmış olduğu ortak değerler gittikçe kayboluyor. Herkesin uyacağını söylediği kurallar çöküyor. Bunun yerine gücü yeten yetene mantığı dünyada egemen. Kuralsızlık büyüdükçe diplomasi geri çekiliyor, savaş dili normalleşiyor. Savaş çığırtkanlığı yapanlara insanlar artık normalmiş gibi bakacak durumda yaşıyor. İşte tam böyle bir kırılma anında NATO’nun ne işe yaradığını bir sormak gerekiyor” dedi.

‘Neyin nereye harcandığını bilen yok’ 

NATO’nun bir dönem savunma ittifakı olarak kurulduğuna dikkat çeken Bakırhan, NATO’nun bir hegemonya ve savaş aygıtına dönüştüğünü belirtti. Söz konusu ülkelerin genişleme politikaları ile beraber yeni gerilim hatlarının oluştuğuna işaret eden Bakırhan, “Üye ülkelere ağır siyasi mali ve sanayi yükümlülükler yüklüyor. Bunun ne anlama geldiğini hepimiz çok iyi biliyoruz. NATO, halkın bütçesini güvenlik gerekçesiyle silaha aktarıyor. Hepsinden önemlisi bütün bunlar halkların gözünden uzakta yapılıyor. Hiçbir denetim yok. Ne olup bittiğini bilen yok, şeffaflık yok, hesap verme yok. Neyin nereye harcandığını bilen zaten yok” dedi.

‘NATO zirvelerine bakmak gerek’ 

Yaşananları anlamak için NATO toplantılarına bakılması gerektiğini belirten Bakırhan devamla şunları söyledi:

“Her zirve güvenlik başlığı altında dünyanın biraz daha savaş düzenine nasıl sokulduğunu gösteriyor. Son 5 yılda NATO tehdit tanımını genişletti. Ukrayna savaşını yeniden yapılanmanın merkezine koydu. Avrupa sınırlarını aşan küresel bir güvenlik blokuna dönüştü. Ve bu dönüşümün faturasını halklar, emekçiler ve ezilenler ödüyor. Çok uzağa gitmeden sadece bu son 5 yıla baktığımızda şu sonucu net olarak görürüz; Güvenlik büyüdükçe demokrasi küçüldü. Halklar büyük acılar ve sorunlarla baş başa kaldı. İşte tam bu konjonktürde 2026 NATO Zirvesi Ankara’da yapılacak. Ankara’da toplanması bir tesadüf değildir. Çünkü küresel siyasetin hayat düğümü Ortadoğu’dadır. Bütün büyük kararların test edildiği coğrafya neredeyse Ortadoğu olmuş durumda. Biz bu zirveyi daha önce karar altına alınan NATO 2030 konseptinin devamı olarak okuyoruz. Yeni savaş ve güvenlik mimarisinin yeni halkası olarak görüyoruz.”

‘Yeni cepheler açılmasını kabul etmiyoruz’ 

“Halklara daha fazla özgürlük, daha fazla demokrasi, daha fazla barış vadeden bir toplantıdan bahsetmiyoruz. Tam tersi bir toplantıdan bahsediyoruz. Bu zirve masaya daha fazla silah, daha fazla cephe, daha fazla gözyaşı ve daha fazla acı getirecek. Ankara’da yeni cepheler çizenlerin zirvesi kurulurken biz bugün burada ezilenlerin, emekçilerin, kadınların, gençlerin, savaştan bıkmışların, barışı hak edenlerin sesi olarak bir aradayız ve o devam edeceğiz. Yeni cepheler açılmasına, yeni savaşlar yapılmasına itiraz ediyoruz. İtiraz edeceğiz ve kabul etmiyoruz.

Anlattıklarımız zirve daha başlamadan teyit edildi. Ankara neredeyse bir açık cezaevine çevrildi. Birkaç gün sonra hep birlikte zaten bunu göreceğiz. Bir zirveye mi hazırlanıyor Ankara, bir savaşa mı hazırlanıyor? Emin olun anlamakta güçlük çekiyoruz. Ellerinden gelse evinizin penceresini açmayın diyecekler. Bu sıcakta bizi nefessiz bırakacaklar. Koca başkent birkaç protokol aracının rahat geçmesi için resmen kapatılıyor. Bazı liderlerin sabah koşusu için parkların kapatılacağı tartışılıyor. Lider koşacak ya Ankara halkı parklara gitmeyecek. Ankara’dakiler kendi kentlerinde neredeyse fazlalık olarak görülüyor. Zirve başlamadan bir sürü operasyon yapıldı. Yüzlerce arkadaşımız gözaltına alındı. Asılsız iddialarla bu tutuklama ve gözaltılar yapıldı. Gözaltında arkadaşlarımıza sorulan sorulara baktım; böyle bir saçmalık olamaz. Böyle bir absürtlük olamaz. Ne yapalım? Dünyada yeni savaş kararları alacak bir zirveyi alkışlayalım mı? Savaş karşıtı bir hareket olarak bunu yapmayız. Ortada henüz protesto yok ama gözaltı var, sabahın köründe kapıları, camları, pencereleri kırarak insanlara kelepçe vurularak yapılan gözaltı operasyonları var.”

‘Bu panik niye?’ 

“Ankara’yı susturarak dünyaya demokrasi gösterisi yapamazsınız. Basına dönük tabloda da aynı manzarayla karşı karşıyayız. Üç bine yakın basın mensubu zirveye davet edilmiş ama yıllardır Ankara’da gazetecilik yapan birçok gazeteci davet edilmemiş. Zaten muhalif basını dikkate almıyorlar. Gerçekten siz Ankara halkından, ‘Türkiye halkından, basından ne saklıyorsunuz? Bu panik niye? Bu korku bu telaş neden?’

NATO’dan gelecek üst düzey isimlerin geçeceği yollarda eski binalar, kırık dökük yapılar görünmesin diye duvarları afişlerle kapatıyorlar. Yani yaşadığımız yoksulluğu o yaşadığımız duvarı sıvasız binaları NATO’dan buraya gelen liderler ve heyetler görmesin diye pankartlarla kapatıyorlar. Kapattıkları pankartın üstüne de ‘NATO barışın anahtarıdır’ diye yazıyor. Allah aşkına barışın anahtarı mıdır yoksa yeni savaş planlarının alınacağı bir zirve midir?”

‘NATO Zirvesi için 12 milyar TL harcandı’

Bu iki günlük etkinlik için şu ana kadar 12 milyar TL harcanmış. Mesela yolların yapımı için 9 buçuk milyar lira harcanmış. Protokol yolunda liderlerin göz zevki bozulmasın diye 69 milyon lira dikey bahçelere harcanmış. Utanma duygusu olan bir yetkili varsa ona sormak isterim; ya yolların yapılması, çiçeklerin ekilmesi için illa burada bir NATO zirvesinin yapılması mı gerekiyor? Şimdi mi aklınıza geldi, 12 milyar lirayı yollara harcayıp o görüntüleri düzeltmek? Hepiniz bunu yakından takip ettiniz. Daha geçen gün Hakkâri’nin yolu sel nedeniyle tam bir ay kapalı kaldı. Hakkâri’ye ulaşmak için tek bir yol var. Sel vurdu, talan oldu. Bir ay boyunca insanlar Hakkâri’ye giriş ve çıkış yapamadılar. Madem bu kadar cevvalsiniz, bu bir ay Hakkâri’nin yolunu neden beklettiniz?”

‘Yol, Kürt meselesinde ‘çerçeve yasa’ ile barışı hukuka bağlamak’

“Yol, Kürt meselesinde ‘çerçeve yasa’ ile barışı hukuka bağlamak, demokratik çözümü gecikmeden hayata geçirmektir. Önümüzde Türkiye siyasi tarihin en büyük fırsatlarından birisi duruyor. Bu abartılı değil. Türkiye siyasi tarihin en önemli fırsatıdır. Bu, Barış ve Demokratik Toplum Süreci’dir. Süreç neredeyse 2’nci yılına girmek üzere. Bu süreçte kimi adımlar atıldı. Silahlar yakıldı, Meclis’te bir komisyon kuruldu. Komisyon İmralı’ya ziyarete gitti, raporunu tuttu. Bunların hiç birini küçümsemiyoruz, yok saymıyoruz. Aksine bu adımların üzerine bu demokratik toplum ve barış sürecini sağlam bir şekilde inşa etmek istiyoruz. Bu tarihi fırsatı kalıcı barışa, onurlu yaşama ve demokratik geleceğe nasıl çevireceğiz konusunda her gün yoğun tartışmalar yapıyoruz ve kafa yoruyoruz.

‘Bunun yolu çerçeve yasa’ 

Bunun yolunun çerçeve yasa olduğunu bir kez daha buradan söyleyelim. 100 yıllık bir meseleyi şiddet zemininden hukuk zeminine çekmek kolay bir iş değil, önemli bir iştir. Bu yasa bu önemli işin büyüklüğüne uygun bir şekilde yazılmalı ve cesaretle yazılmalıdır. Toplumun kulağı bu yasadadır. Dağdan dönmeyi bekleyenlerin de haksız hukuksuz şekilde cezaevinde olanların da, hasta tutsakların da, sürgünde yaşayanların da kulağı burada. Bugün İzmir’den gelen çocuğu Kırklar Cezaevi’nde 18 yıldır yatan Barış Annemizin de gözü bu yasadadır.

‘Bari AYM kararlarını uygulayın’

“Bu yasa eğer gerçekten doğru ve cesur bir şekilde geçerse, belki bugüne kadar özlemini duymuş olduğumuz bir demokratik zemine giriş yapmış olacağız. Bu yasa vesilesiyle yine bir noktaya dikkatlerinizi çekmek istiyorum. Ali Ürküt’ü tanırsınız. Yıllarca Eş Genel Başkan Yardımcılığımızı yaptı. Diyarbakır İl Başkanlığı ve sendikacılık yaptı. Yani ömrünü demokrasi için pratik bir zeminde siyaset yaparak geçirdi. 15 gün önce Ali Ürküt hakkında AİHM, itiraza yer olmamak kaydıyla ihlal kararı verdi. Yani ben de AİHM’den ihlal kararı aldım ama Türkiye’nin itiraz hakkı vardı. Burada itiraz hakkı da yok. O kadar bariz, açık bir hak ihlali var dedi ve kararını verdi. Tabii İstinaf Mahkemesi duymuyor, kulaklarını kapatmış. Şimdi bu AİHM kararından sonra daha dün Anayasa Mahkemesi de bir ihlal kararı verdi. Ya, haydi AİHM uluslararası mahkemedir, siz uluslararası mahkemeleri tanımıyorsunuz, bunu biliyoruz; Selahattin Demirtaş’ta, Figen Yüksekdağ’da uygulamadınız. Yine Can Atalay’da uygulamadınız. Cezaevinde yüzlerce insanımız hakkında verilen AİHM ihlal kararlarını uygulamadınız. Ya AYM Türkiye’nin bir mahkemesidir, bari onun kararlarını uygulayın.
Ali Ürküt 2 yıldır kanser tedavisi görüyor. Damarları tıkalı, yarı felç halde yaşayan Nazmi Gür ihlal kararı almış. Bari onları bırak. İstinaf Mahkemesi ve Türkiye’deki yargıyı AİHM ve AYM kararlarını uygulamaya çağırıyorum. Nasıl bir mahkeme ise kendisini her şeyin üzerinde görüyor.”

‘Çerçeve yasa dar tutulmamalı’

İzmir’deki arkadaşlarla bir yarım saat sohbet ettik. Bir grup toplantısı da yukarıda yaptık. Çok güzel bir sohbetti. Çok önemli sorular sordular. Aslında Türkiye’de nereye giderseniz benzer sorularla karşılaşıyorsunuz. Arkadaşlarımız dediler ki; gerçekten devlet sözünü tutacak mı? Bu meseleyi bir hukuka bağlayacak mı? Evet, ben de soruyorum; İzmir’den, Konya’dan gelen kardeşlerimizin dediği gibi ya sözünüzü tutup gerçekten bu meseleyi bir hukuka bağlayacak mısınız? Bunun önünde bir engel var mı? Tekrar soralım sizin adınıza; İnsanlar güvenle ülkelerine, evlerine dönebilecek mi? Bu ülke gerçekten bu barış sürecini ciddiye alacak mı? Bunları bekleyip göreceğiz. Mücadele ederek göreceğiz. İşte çerçeve yasa bu soruların tamamına cevap verecek bir yasadır. Onun için çerçeve yasa dar tutulmamalı, belirsiz olmamalıdır. Güvenlikçi yorumlara kapalı olmalı ve topluma güven veren bir yasa olmalıdır diyoruz.

‘Hukuk varsa herkes için aynı olmalıdır’ 

Hukuk yoksa güven olmaz. Güven yoksa dönüş olmaz. Dönüş yoksa barış kalıcılaşmaz. Dönenler arasında ayrım yapılmamalı. Bazı yetkililerden duyuyoruz; ‘şunu kapsar, bunu daha az kapsar’ denilmemeli. Böyle bir şey olmaz. Barışın kapısına girmek isteyen herkese o kapı açık olmalıdır. Yasa da buna uygun yapılmalıdır. İnsanların geleceğini bir memurun, bir savcının, bir mahkemenin keyfine teslim edemezsiniz. İstinaf Mahkemesi’ni görüyoruz işte, diğerlerinin de böyle davranmayacağının bir garantisi var mı? Dönüş varsa güvence olmalıdır. Hukuk varsa herkes için aynı açıklıkta olmalıdır. Şu yararlanır, bu yararlanmaz, şu daha az yararlanır. Böyle bir barış mı olur? Onun için tekrar sesleniyorum. Kapsayıcı, cesur, muğlak olmayan, insanları bir savcının hakimin insafına bırakmayan bir açıklıkta bir yasa yapılmalıdır.

‘Gerçekçi bir yasa olmalıdır’ 

Bu yasa dönmek isteyenlerin onuruyla dönebileceği gerçekçi bir yasa olmalıdır. İnsanların onurunu kıracak bir yorumlama olmamalıdır. Mesele sadece birkaç maddelik teknik bir düzenleme değildir. Mesele bu ülkenin birlikte yaşama iradesinin hukuka bağlanmasıdır. Birlikte yaşayacaksak bunu hukuka bağlamamız lazım. Söz ile başlayan yasayla mühürlenmek zorundadır. Herkes gayet güzel sözler söyledi; Şimdi hadi bunu hukukla yasayla mühürleyelim. Biz önemsiyoruz. Çünkü bu yasa aynı zamanda bir geleceği açma yasasıdır. Doğru, samimi ve cesur kurulursa 100 yıllık bir düğümün çözüldüğü ilk haklı halka olabilir. Altını önemle çizmek istiyorum; Bu yasa kim kazandı, kim kaybetti sorusuna göre ele alınamaz. Barış yapılıyorsa kimin kazandığı, kaybettiği burada önemli değil. Asıl soru şudur; Bu ülke artık birlikte nasıl yaşayacak? Kürtler, Aleviler, bütün halklar ve inançlar eşit, özgür, onurlu bir geleceği nasıl kuracak? Bu yüzden Meclise, iktidara, muhalefete ve bütün siyasi partilere sesleniyoruz; Bu mesele günlük hesaplara kurban edilemez. Barış bekletilecek bir dosya değildir. İyi ve hayırlı işlerde acele etmek gerekir.

Barış gibi hayati bir işte gecikmek kötülüğe alan açmaktır. Çünkü barıştan korkanlar var. Çünkü onlar için savaş bir kazançtır. Kavga bir koltuktur. Düşmanlık bir sermayedir. Halklar yan yana geldiğinde bu sermayelerin biteceğini çok iyi biliyorlar. İşte bu yüzden her gecikilen gün barışı boğmak isteyenlere verilmiş bir fırsattır. Hukuki düzenleme yapılmadıkça eski ezberler, güvenlikçi normlar, çözüm karşıtı odaklar kendisine zemin bulurlar. Bu nedenle çerçeve yasa ertelenemez. Öyle sonbahara falan bırakılamaz. Bırakılan her adım barışın önüne konulmuş yeni bir taş ve engel olur. Tarihin kapısı bugün açıktır. O kapı açıkken içeri girmek gerekir. Kapı her zaman açılmıyor çünkü. Çerçeve yasa gecikmeden, korkmadan, açık ve güven veren bir içerikle artık meclise gelmelidir. Bu ülkenin umudu daha fazla yorulmayı değil, çatışmayı değil, acı biriktirmeyi değil, artık hukuka kavuşmayı bekliyor. Bu yüzden bir kez daha söylüyoruz. Yasa hemen şimdi, barış hemen şimdi.

Abdullah Öcalan’ın iletişim yaşam ve çalışma koşulları 

Bu halkın ne istediğini görmek isteyenler hafta sonu yaptığımız dört mitinge baksın. İstanbul, Amed, Mersin ve Wan’da özgürlük mitingleri yaptık. Ben de İstanbul’da katıldım. Büyük bir coşku, büyük bir sahiplenme vardı. Sahiplenen herkesin emeğine sağlık. Saygı, sevgilerimi sunuyorum. Dört mitingde de temel bir talep göz ile görülür şekilde öne çıktı. Katılan bütün halklar dedi ki: ‘Sayın Öcalan’la artık buluşmak istiyoruz.’ Bu sahiplenme bize şunu gösterdi. Toplum barışın ağırdan alınmasını istemiyor. İzmir’deki annenin söylediği gibi 18 yıldır cezaevinde dünya kadar hastalıkla boğuşuyor. Doğru düzgün tedavi edilmiyor. Ayıptır. Bir an önce çıkarın. Ya insanlar artık cezaevinde yaşamı yitirmesin. Toplum bu süreçte Sayın Öcalan’a daha fazla alan açılmasını istiyor. Muhatapsa alanını aç o halde. Hem muhatap hem 12 metrekarelik hücrede hem haftalardır görüşülmüyor. Tekrar ediyoruz; Sayın Öcalan iletişim, yaşam ve çalışma şartları artık bu sürece uygun bir şekilde kavuşmak zorundadır.

‘Halk adımların atılmasını istiyor’ 

Halk sürecin ciddiyetle ilerlemesini istiyor. Demokratikleşme adımlarının gecikmeden atılmasını istiyor. Yerel demokrasinin önünün açılmasını istiyor. İki yıldır bir masada oturuyoruz. Hala kayyımlar yerinde duruyor. Van’da esnaf odaları yöneticisi arkadaşlarımız da burada. Belediyenin olanaklarını AK Partili yetkililerinin özel işleri için kullanılıyor. İşte kayyımcılık böyle bir şeydir. Halkın olanaklarını, imkanlarını gidiyor bireysel işler için kendi AKP’ye yakın insanların işlerinde kullanılıyor.

‘Yerel demokrasinin önü açılmalı’ 

Yerel demokrasinin önü açılmalı. İnsanlar, kayyım siyasetinin son bulmasını istiyor. Eşit yurttaşlığın hayatta karşılık bulmasını istiyoruz.

‘Yardım asırlık çatışma sarmalı bitebilir’

100 yıllık bir yarayı sarmaya çalışıyoruz. Dünya silaha yatırım yaparken, biz birlikte yaşama yatırım yapalım diyoruz. Dünya yeni savaşların hesabını yaparken biz yeni bir barışın hukukunu kurmaya çalışıyoruz. Dünya çatışmaları büyütürken Türkiye yarım asırlık bir çatışma sarmalını bitirebilir. Eğer bu topraklarda kalıcı bir barış kurulursa emin olun bunun yankısı sadece Türkiye’de değil, savaşın gölgesinde bütün coğrafyalarda hissedilecektir. Bunu elbirliğiyle başaracağız. Kadir Abi’nin de dediği gibi ‘büyük barış er ya da geç bu topraklara mutlaka gelecektir.’

Umudumuzu yitirmeyeceğiz, mücadele edeceğiz, barış yolunda yürümeye devam edeceğiz. İnşallah bir gün en kısa sürede bu ülkede herkesin eşit ve onurlu yaşadığı bir demokratik cumhuriyet kuracağız.” 

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER