Aslında bugün size Yüksekova’nın o meşhur kışından, metreleri bulan karın hayatı nasıl durdurduğundan ve her kar yağışında yaşanan ulaşım krizlerinden dert yanacaktım. Yüksekova yollarında mahsur kalan araçları, kapanan köy yollarını ve en temel kamu hizmetine ulaşmak için verilen o amansız mücadeleyi anlatmak niyetindeydim. Ancak tam o satırları yazarken fark ettim ki; konuştuğumuz her krizin, çözemediğimiz her düğümün ucu aslında tek bir merkeze çıkıyor: Yüksekova’nın idari sıkışmışlığı.
Yüksekova’nın artık sadece karla mücadele eden bir ilçe değil, kendi kararlarını veren bir yönetim merkezi olması gerektiğini yüksek sesle konuşmanın vakti geldi. Çünkü Yüksekova’nın il olma meselesi; seçim dönemlerinde tekrarlanan vaatlerin ya da meydanlarda atılan hamasi sloganların çok ötesinde bir konudur. İl statüsü, bir bölgeye bahşedilen bir lütuf değil, 5442 sayılı İl İdaresi Kanunu’nun da işaret ettiği gibi coğrafi durum, ekonomik şartlar ve kamu hizmetlerinin gereği olan bir yönetimsel zorunluluktur. Güncel akademik çalışmalar, Türkiye’de il potansiyeli taşıyan ilçeler arasında Yüksekova’nın en kritik eşikte durduğunu bilimsel verilerle ortaya koyuyor.
Peki, bu denklemde eksik olan ne?
Yüksekova bu hedefe ulaşmak için öncelikle teknik dile geçmek zorundadır. Şehrin her şeyden önce “Neden il olmalı?” sorusuna devletin teknokratik diliyle yanıt verecek bir yol haritasına ihtiyacı vardır. Ankara’nın masasına konulacak dosya bir istek listesi değil; lojistik maliyet analizleri ve sınır ticareti optimizasyonu gibi bölgenin Türkiye ekonomisine katacağı değeri kanıtlayan bir verimlilik raporu niteliği taşımalıdır.
Akademik araştırmalar, vatandaş memnuniyetinin en büyük kriterinin hizmete yakınlık ve erişilebilirlik olduğunu kanıtlıyor. Bugün Yüksekova halkının en temel bürokratik işlemler veya sağlık hizmetleri için dahi Hakkâri merkezine bağımlı kalması, kamu hizmetinin kalitesini düşürüyor. İdari bölünmenin temel amacı hizmeti vatandaşın ayağına götürmektir. Yüksekova’nın il olması, devletin vatandaş üzerindeki külfeti azaltması ve yönetim performansını artırması anlamına gelecektir.
Yüksekova on yıllardır merkezi idarenin zihninde denetim altında tutulması gereken bir sınır hattı olarak kodlandı. Bu statükoyu kırmanın yolu, bölgenin stratejik bir lojistik merkez olduğuna devleti ikna etmektir. Devlet risk gördüğü yere yetki devretmez çünkü yetki güvenin ve kayıtlı ekonominin sonucudur. Kayıt dışı ağların yerini şeffaf ticaretin aldığı bir Yüksekova, il olma yolundaki en büyük psikolojik bariyeri aşmış olacaktır.
Fiziki altyapı bir kentin kimliğidir. Yüksekova’nın bereketli tarım toprakları üzerine plansızca yayılmış mevcut dokusu hem ekonomik bir israf hem de büyük bir afet riskidir. Deprem dirençli bir imar planı ve kontrollü genişleme alanları, bu talebin şehircilik namusu olarak görülmelidir. Sağlıklı bir kentleşme stratejisi kurulmadan il statüsü istemek, sorunları sadece daha büyük bir ölçeğe taşımaktır.
Yerel sivil toplum kuruluşları artık meseleyi sosyal medya paylaşımlarına hapseden sığ yaklaşımdan vazgeçmelidir. Ankara koridorlarında verilerle konuşacak, idari coğrafya kriterlerini masaya koyacak profesyonel bir stratejik lobi mekanizması kurulmak zorundadır. Şehrin sahipsizliği ancak bu nitelikli entelektüel sermaye ile giderilebilir.
Şunu anlamalı ve anlatmalı: Yüksekova’nın yükselişi Hakkâri’nin gerilemesi değildir. Mesele bir yarış değil, idari bir zorunluluktur. Hakkâri’nin idari mirası ile Yüksekova’nın ticari dinamizmi arasında bir fonksiyonel iş bölümü kurgulanmalıdır. Ankara çatışmalı senaryoları değil, yönetilebilir modelleri tercih eder.
Sonuç olarak;
Yüksekova il olmak istiyorsa önce kendi zihnindeki sınırları aşmalı ve modern bir kent vizyonunu kuşanmalıdır. Sloganların ömrü seçim sandığına kadardır ancak verinin, güvenin ve bilimsel planlamanın gücü kalıcıdır. Gerçek dönüşüm, Yüksekova'nın bir il gibi davranmaya başladığı gün başlayacaktır.

Yapılacak tek şey bu dur