Bu seviyede bir maçı ilk kez oynuyorsanız ruh halinizi tek bir kelime özetler: Heyecan. Gerçekten de Lizbon’daki görkemli statta 90 dakikanın başlama düdüğü çaldığı andan itibaren sahadaki futbolcusundan, tribündekilerin yanı sıra sosyal medyada maçı takip eden taraftarına kadar herkesin heyecanı her hareketinden belli oluyordu. Twitter’da bir yorum başlama düdüğünün ardından “Yeter hoca bitir” diyerek hakeme sesleniyordu misal.
İşte o heyecan önce 5’te Cardozo’nun kaleyi yoklamasıyla korkuya, 9’da Gaitan’ın direğe çarpıp ağlara ulaşan vuruşu sonrası ‘korkulanın başa gelmesi’ne evrildi. Bu golle her şey başa dönmüştü artık: 1-0.
Braz stat raporu verelim. Maç öncesi yapılan Kartal uçurma seansı çok etkileyici. Fakat seyirci daha etkileyici. Kompleksin adı Türkçe’de ‘Işık Stadı’ ama destekleriyle rakipleri ‘Odalarda ışıksız’ bırakıyorlar. Uğultu sürekli değil, anlık yükselmeler paniğe sürüklüyor atmosferi bilmeyeni.
O kadar dakika geçti henüz Fenerbahçe demedik. Çünkü şu ana kadar sahada yoklar (Dakika 21). Bu satırları yazmamı beklercesine Fenerbahçe ilk gözüktüğü anda penaltı kazandı. Garay’ın elle müdahalesiyle kazanılan penaltı pozisyonunun başlangıcına Benfica tribünleri ofsayt diye itiraz etse de karar değişmedi. İlk maçta penaltı kaçıran Cristian’ın yerine taşın altına elini Hollandalı Dirk Kuyt koydu, “Gelin sizi Amsterdam’a götüreyim” dercesine. Top ve kaleci ters köşelerde: 1-1 (Dakika 23). Bu sekans Fenerbahçe’nin üzerindeki heyecanı alıp götürse de Benfica baskısını etkileyemedi. 34. dakikada Cardozo, klasik vuruşlarından birini yapıp tabelayı tekrar değiştirdi. Cezasahası çizgisi üzerinden dip köşeye: 2-1.
Zor takip ettiğimiz bir tempods geçen ilk 40 dakikanın en önemli Fenerbahçe fırsatıda ise önce Caner’in ortasına Sow dokunamadı, ardından Kuyt boş kaleyi dar açıdan göremedi.
Devre sonundaki buhran dsha fazla Sarı-Lacivertlierin başına iş açmadan soyunma odasının yolu tutuldu. İlk yari toparlaması yapacak olursak Benfica’nın oyuncusu, seyiricisi ve teknik ekibiyle oluşturduğu baskı ikinci yarı için işlerin kolay olmayacağının işaretçisi. Fenerbahçe’nin ise skor 1-1 olmuşken yine kapanması avantajını yitirmesine neden oldu. İkinci yarıda Salih ve Kuyt’a başka isimlerin de katılması gerekiyor.
Bu bir basın tribünü enteresanlığı aktaralım: Türkiye ’dekinin aksine bu statta basın tribünü ve normal tribünün ortak tuvalet kullanması nedeniyle, güvenlik öne sürülerek basın tribününden ayrılmamıza izin verilmedi. “Bu nasıl yönetim!” diyerek köşemize döndük.
İkinci yarı da bıraktığımız yerden devam etti: Cardozo’yu merkeze koyan Benfica baskısı. Üstüne bir de takımın dün akşam için ‘tutunabilenler’inden olan Gökhan Gönül’ün ‘gönül burkan’ sakatlığı gelince ‘ilk 45’teki senaryonun benzerine doğru yol aldık. Hatta daha ileri gidip 90’lar Türk futbolu alışkanlığına kadar gittik: 66’da taçtan doğan pozisyondan gol yedik. Hatayı tüm takıma yazacağımız sekansta son dokunuş Cardozo’dan: 3-1. Artık tüm avantaj Benfica’da. Aykut Kocaman son koz olarak Stoch’u sahaya sürdü ama bu hamle de oyunu Benfica yarısahasına yıkmayı sağlayamadı. 79. dakikada ikinci yarıdaki ilk Sarı-Lacivert tehlikeyi izledik: Stoch, ceza sahası sol çaprazdan köşeye sert vurdu, Artur iyi uzandı. Can havliyle yapılan son dakika yuklenmelerinden de sonuç çıkmayınca çok istediğimiz Amsterdam bileti Benfica’nın oldu. Kolay olmayacak elbet üzüleceğiz ama Fenerbahçeli oyunculara bir teşekkürü çok görmemeliyiz. Her şeye rağmen verdikleri mücadele takdiri hak ediyordu.
HABER YORUM/BAĞIŞ ERTEN
Kaderde ‘3F’nin ‘Fado’su varmış!
Daha önce ne Portekiz’e gittim hayatımda, ne Lizbon’a. Sporting-Benfica derbisini televizyondan izlemişliğim vardır ama onu da hatırlamıyorum. Lizbon sokaklarında dolaşırken bildiğim tek şey var. Kuvvetle muhtemel ki bu şehir daha önce böyle bir şey görmedi. Futbolun bir ruhu varsa dün o sokaklarda sarı-lacivert renklerdeydi. Ticaret Meydanı’nda da, Rossio’da da, Chiada’da da bu tartışmasız bir gerçek. Sahil kenarında Benfica’yı hatırlatan tek şey var. Kıpkırmızı 25 Nisan Köprüsü. Işık Stadı’na (Estadia de Luz) gelinceye dek Lizbon tek ses, tek yürek ve içinden Benfica geçmiyor bestelerin. Pek çok tezahürat var. Ama akılda biri kalıyor: “Yürüyoruz Amsterdam’a.”
Herkes ‘nasıl kazanırız’ derdinde. Sabaha karşı skor 2-1’ken uyanıp devamında uykuya bile tahammül edemeyen de var, Selçuk’un muhtemel hatalı pasında Egemen’in kademeye koşma açısını hesap eden de. Sokaklarda tüm siyahi seyyar satıcılar Sow’a selamlarını gönderiyor. Maç öncesi çoktan gitmiş Fenerbahçe Amsterdam’a. Evet, gözler açık ama ayık olan az!
“Hiçbir şey yapmadıysam düşledim. İşte bu, sadece bu hayatın anlamıdır. Artık tek derdim var: İç huzurum.” Böyle diyor Portekiz tarihinin en büyük şairi Fernando Pessao. Benfica kalesi arkası da düşlüyor. 2 Mayıs 1962’nin seneyi devriyesinde yine Amsterdam’a gitmek istiyorlar. Pankartları nefis.
Ve maç başladığında anlıyoruz ki, artık söz sırası onların. Doğru yer ve zamanda başlıyor Benfica diye bağırmaya. 1-0’ken korkutucular. 1-1’de afallıyorlar ama 2-1 gaza getiriyor. Bitirilmesi gereken ama bitecek gibi görünmeyen koskoca bir ikinci yarı var. Artık düşgücü yetmeyecek, işgücü de lazım. Atmosfer müthiş ve kırmızı hem sahada fiziksel olarak hem de tribünde desibel olarak galebe çalıyor. Olsun direniyor Fenerbahçe.
Tur gelsin, gelmesin; sırf bu anları, bu mücadeleyi görsün diye İstanbul ’da cenazesinde aldığım “Huzur içinde uyu Lefter Küçük Andonyadis” atkısını Lizbon’a götürmüştüm. Fenerbahçe tarihinin en önemli anlarından birine o da şahit olmalıydı. Çünkü mazisinde bir tarih yatıyorsa işte orası burasıydı. Yarım kalsa da öyle, kalmasa da.
İstanbul’da futbol seyrettik biz, birinci sınıf bir futbol. Lizbon’da da aynı şey oldu. Geriye paylaşacak iki şey kaldı. Ya Fado ya fiesta. Yani ya o hüzün dolu ezgiler ya da sabaha kadar vur patlasın çal oynasın. Ne yazık ki Fenerbahçe’nin kaderine fado düştü. Şimdi Lizbon’da hüzünlü ezgilerle kahretme zamanı. Ama şunu unutmadan: Kaç kez mayıslara kaldı ki bu takım?