BÜLENT GÜRDAL/YAZDI
Bülent Gürdal Yazısında, Hatırlatmakta fayda var. Zira milletçe ziyadesi ile balık hafızalı olduğumuz için, olup biten büyük trajediler, yıllara yayılan kaoslar, çatışmalı süreçler, ölümler vs., tatlı bir esinti, bazen geçici de olsa bir uzlaşma veya barışma iklimi oluştuğunda hızlı bir şekilde adapte olabiliyor, ortalık hep böyle güllük güneşlikmiş sanki on yıllardır ortada güvensiz bir ortam, kaos, kargaşa yokmuş gibi davranabiliyoruz.
Bu nedenle sık sık yapılması gereken, hafızamızı diri tutmak, geçmişten ders alıp önümüzü daha derli toplu bir şekilde dizayn etmek, bizden sonraki nesillere de yaşamsal mücadele alanı bırakmak, nitelikli, daha yaşanılabilir bir saha teslim etmek.
Kırk küsur yıllık çatışmalı süreçte büyük bedeller ödendi, insanlar öldü, köyler yakılıp yıkıldı, boşaltıldı, insanlar yerlerinden yurtlarından edildi, toplumun dengeleri değişti.
Fakat şöyle de bir gerçeklik var ki, her kaosun, her savaşın, her çatışmalı sürecin muhakkak ki tahribatı çok olduğu kadar iyi yönleri de olur. Olur mu öyle şey, dediğinizi duyar gibiyim, ama şöyle bir baktığımızda bu iki buçuk kuşağı içine alan yaklaşık elli yıllık süreci Taraflar kendilerince adlandırdılar. Devlet tarafı terörle mücadele diye adlandırırken, Karşı taraf özgürlük ve kimlik mücadelesi diye isimlendirdi. Muhataplar belliydi, dolayısıyla toplumda veya uluslararası alanda kötü reklam olabilecek her gelişme veya pravakatif olaylarda taraflar bir şekilde prestij kaybına sebep olan olayı üstlenmez, bariz bir durum olduğunda da en kötü alt veya yan birimlere havale ederlerdi.
Yürüyen müzakereler PKK nin kendini fesih etmesiyle taraflardan biri muhattap olmaktan çıkınca büyük bir boşluk oluştu, hayatımızın her anına sirayet eden, yaşamımızın bir uzvu halini halan günübirlik yaşantı, bir anda başka bir evreye savruluverdi, yeni yeni yapay muhattaplar türedi, kadim kültürümüzün ana mayası olan aşiret yapısının ya içi boşaltıldı yada gelenek göreneklerimiz ile hiç bir şekilde bağdaşmayan yeni türev icatlar günümüze kadar toplumda hiç bir karşılığı olmayan şahsiyetler, kanaat önderliği gibi ciddi sorumluluk ve geçmişe dayalı referans isteyen, aynı zamanda akademik bir alt yapısı olması elzem olan bir konuma kendilerini dayatma cürreti gösterdiler, gösteriyorlar.
Fredrick Nietzche (Niçe), 19.Yy Tanrı öldü dediğinde çok yankı buldu bu söylemi, aslında makineleşme çağında hızla anlamını kaybeden dinin artık insanların ihtiyacını karşılayamadığını, bu sebeple metanın, şöhretin ve makinenin ruhani değerleri yıktığını ve tanrının insan tasavurunda anlamını yitirdiği gibi kaosun ayak seslerini hisseti kanımca.
Farklı zamanlar, farklı durumlar, farklı reaksiyonlar belki, ama sonuç itibarı ile birbirine yakın etkiler gösteren bir örnek.
Sürünün sağlam bir iki çobanı oldumu, sürüyü hangi saatte hangi meraya salacağını, hangi saatte toplanma veya geceleme yapması gerektiğini çok iyi bilir, sürüyü en az kayıpla sonbahara ulaştırır, fakat sürünün başında çoban olmadı mı dağılır, uçurumdan atlar, kurda çakala yem olur, hırsız arsız dalar, sonbahara sahibine teslim edeceğin üç beş koyun kuzu kalmaz.
Yaşadığımız geçiş sürecini de biraz bu şekilde değerlendirmek lazım, yıllardır toplumu iyi kötü bir şekilde dizayn eden, kural kaidelere bağlı kılan bir güç, bir teorik olarak yok oluyor, bu da toplumun bazı ayarlarında frekans kaymasına sebep oluyor.
Toplumu içten içe çürüten fuhuş, sanal kumar, tefecilik, uyuşturucu madde kullanımı şüphesiz ki otoritenin zayıfladığı veya bilinçli bir şekilde gözardı ettiği anda hortlar, içinden geçtiğimiz süreçte bir şekilde otorite boşluğundan yararlanarak bu tür zehri gençlerimize, çocuklarımıza enjekte etmeye çalışan sözüm ona cahil ve zavallılar, önlem alınmazsa yakın gelecekte sosyal bir felakete de sebep olabilirler.
Kanaat önderliğine aday olan efendiler, öncelikle bu göz göre göre gelen tehlike ile ilgili bir çalışmanız olsun bakalım, toplum da buna göre sizi değerlendirsin.
Önlem nasıl alınır böyle bir boşlukta?
Birincisi, kanaat önderliği denen makam öyle üç beş manevra veya drift ile elde edilen bir mevki değil.
Topluma öncülük yapmaya layık olan Şahıs veya şahısları toplum belirler, kimse kendini dayatamaz, dayatsa da hiçbir karşılığı olmaz.
Yeni yeni türemeye başlayan kendince büyük, toplumda küçücük şahsiyetler, bugüne kadar sıradan kişilikler iken nasıl bir sihirli değnek değdi de bir anda kendinizi öne attınız, öncü rolü üstlenme cesaretine eriştiniz?
Sonuç olarak, eğer bu konuları konuşmazsak, her üstüne bir takım elbise çekip arkasına üç dört liseli talebeyi diken vasıfsız elemanlar, topluma Kanaat önderliği gibi önemli bir mevkinin perdesi altında akbabalar gibi çöker ve mevzilerini sağlamlaştırdıkça da tünemeye başlarlar.
Sonra da ne olur? Birileri gelir, çarşı merkezde toplumda kabul görmüş, tercih edilmiş kurum veya Stk yetkililerine başına buyruk saldırır, alenen fiziki şiddete maruz bırakır, saygın kurumlar ve şahsiyetleri gölgelenir, tüm şehre eşit şekilde yapılması gereken hizmetler aksamaya başlar yada mahrum bırakılır, sonra da Gever sahipsizdir diye hepimizin ağzına sakız olan meşhur lafı tekrarlar dururuz.
Bizim buralarda meşhur bir deyim var, Qeli jı muzê çênabît, ne demek? Sinekten böcekten kavurma olmaz, eğer bir medeniyet çağında isek ve eğer medeniyet çağında bir köyde, mezra da veya tek başımıza bir yaylada değil de şehirde yaşamayı tercih etmişsek, bilineli ki o şehrin tabii olduğu hukuk, görgü, ahlak ve dini kuralları vardır, bunların birisine muhalefet edersen toplumdaki yaşamsal işleyişi ihlal etmiş olursun, O şehirdeki yaşam kalitesini bozmuş olursun.
Dolayısıyla yukarıda saydığımız bütün kurallara göre aykırı davranmış ve suç işlemiş olursun, kanunen bazı boşluklardan yararlanıp herhangi bir yaptırıma tabi tutulmazsan da toplumun vicdanında en büyük cezaya maruz kalırsın….
Dilerim bu yazım okuyan herkes tarafından iyi niyetim doğrultusunda değerlendirilir, okunur ve yorumlanır