Zaman bir nehir mi, yoksa bir film şeridi mi?
Sabah uyandınız, çayınızı yudumlarken saate baktınız. Zaman akıyor, değil mi? Dün bitti, yarın henüz gelmedi, elimizde sadece şu an var. En azından binlerce yıldır insanlığın hissettiği ve felsefenin söylediği buydu. Peki ya size aslında zamanın hiç de öyle “akıp giden” bir şey olmadığını, geçmişinizin de geleceğinizin de bir sinema salonundaki film şeridinin kareleri gibi bir yerlerde durduğunu söylesem?
Bugün gelin, denklemlerin sıkıcı dünyasından çıkalım ve fiziğin en çılgın teorilerinin felsefeyle buluştuğu o gizemli sınırda küçük bir yolculuğa çıkalım. Çünkü modern fizik artık sadece “Bu gezegen ne kadar hızlı dönüyor?” sorusuyla ilgilenmiyor; “Biz gerçekten buradayız ve özgür müyüz?” sorusunun da peşinden gidiyor.
Eskiden her şey daha basitti. Isaac Newton’a göre zaman, evrensel ve mutlak bir nehir gibiydi. Herkes için aynı hızda akar, evrenin her köşesinde aynı şekilde işlerdi. Fakat Einstein sahneye çıktı ve bu tabloyu kökten değiştirdi. Zamanın; hızımıza ve maruz kaldığımız kütleçekimine göre bükülebildiğini gösterdi. Uzayda ışık hızına yakın hareket eden bir astronot için zaman, Dünya’daki insanlara göre daha yavaş geçiyordu.
Bu keşif, felsefede “Blok Evren Teorisi” ya da “Ebediyetçilik” olarak bilinen çarpıcı bir yoruma kapı araladı. Bu görüşe göre uzay ve zaman, birbirinden ayrı şeyler değil, tek bir bütünün parçalarıdır. Sizin çocukluğunuz, şu an bu yazıyı okuduğunuz an ve gelecekte yaşayacağınız bir gün, tıpkı bir filmin kareleri gibi bu büyük kozmik blok içinde birlikte var olur. Biz ise bilincimiz aracılığıyla bu karelerin arasında ilerlediğimizi hissederiz. Eğer bu doğruysa geçmiş aslında yok olmamış, gelecek de henüz yaratılmayı bekleyen bir şey değildir.
Peki zaman esneyebilen bir şeyse, zaman yolculuğu da mümkün müdür?
İşin ilginç tarafı, geleceğe yolculuk artık yalnızca bilimkurgu yazarlarının hayal gücüne ait değildir. Einstein’ın teorileri, zamanın farklı hızlarda akabileceğini göstermiştir. Teorik olarak bir kara deliğin yakınında ya da ışık hızına çok yakın bir yolculukta geçen kısa bir süre, Dünya’da yıllara karşılık gelebilir. Böylece geri döndüğünüzde kendinizi gelecekte bulabilirsiniz.
Fakat geçmişe gitmek söz konusu olduğunda işler karışıyor.
Meşhur Büyükbaba Paradoksu’nu duymuşsunuzdur. Geçmişe gidip henüz babanız doğmadan büyükbabanızı ortadan kaldırırsanız ne olur? Siz hiç doğmamış olursunuz. Ama doğmadıysanız, geçmişe gidip o eylemi gerçekleştiren kişi kimdir?
Bu mantıksal çıkmaz yüzünden pek çok fizikçi geçmişe yolculuğa şüpheyle yaklaşır. Stephen Hawking de bu konuda esprili bir itiraz ortaya atmıştı: "Eğer geçmişe yolculuk mümkün olsaydı, neden etrafımız gelecekten gelen zaman turistleriyle dolu değil?" Elbette bu bir kanıt değildir ancak sorunun ne kadar karmaşık olduğunu göstermeye yeter.
Gelelim belki de en can alıcı soruya:
Biz gerçekten kendi kararlarımızı mı veriyoruz, yoksa evren devasa bir saat gibi kurulmuş durumda ve biz sadece önceden belirlenmiş bir senaryoyu mu oynuyoruz?
18. yüzyılda birçok bilim insanı buna ikinci cevabı verirdi. Evrenin bütün parçacıklarının konumunu ve hızını bilen kusursuz bir zekânın geleceği eksiksiz biçimde hesaplayabileceği düşünülüyordu. Bu fikir, daha sonra “Laplace’ın Şeytanı” adıyla anılacaktı.
Eğer bu görüş doğruysa, sabah çay yerine kahve seçmeniz bile milyarlarca yıl önce gerçekleşen fiziksel olayların kaçınılmaz bir sonucudur. Bu durumda özgür irade, yalnızca güçlü bir yanılsama olarak kalır.
Kuantum mekaniği sahneye çıktığında ise tablo daha da karmaşık hâle geldi. Atom altı dünyaya indiğimizde, doğanın temelinde mutlak bir kesinlikten ziyade olasılıkların hüküm sürdüğünü gördük. Werner Heisenberg’in ünlü Belirsizlik İlkesi, bir parçacığın konumunu ve momentumunu aynı anda kusursuz bir doğrulukla bilemeyeceğimizi söyler.
Bu durum, klasik determinizmin sandığımız kadar sarsılmaz olmayabileceğini gösterdi. Ancak burada da yeni bir soru doğdu: Belirsizlik özgürlük anlamına mı gelir, yoksa yalnızca öngörülemezlik mi?
Fizik henüz bu soruya kesin bir cevap vermiyor.
İşte tam bu noktada fizik ile felsefe birbirine yaklaşır. Fizik bize evrenin nasıl çalıştığının matematiğini verir. Felsefe ise o matematiğin ne anlama geldiğini sorgular. Gece gökyüzüne baktığımızda yalnızca yıldızları değil; zamanın doğasını, varlığın anlamını ve kendi yerimizi de düşünürüz.
Belki geçmiş gerçekten hâlâ bir yerlerde duruyordur. Belki gelecek çoktan vardır. Belki de her şey her an yeniden şekilleniyordur. Bilmiyoruz.
Fakat bildiğimiz bir şey var: İnsan, sınırlarının farkında olan tek varlıktır ve buna rağmen gözlerini sürekli o sınırların ötesine diker. Belki de medeniyet dediğimiz şey, bu bitmeyen merakın ve hakikati arama tutkusunun eseridir.
Belki de insan olmanın en güzel yanı budur: Sınırları bilmek ama o sınırların ötesini hayal etmekten asla vazgeçmemek..