İnsan bir anda yabancılaşmıyor. Ne kendine ne değerlerine ne de ait olduğu topluma... Bu yabancılaşma, her gün verilen küçük tavizlerle büyüyor. "Herkes böyle yapıyor." diyerek attığım her geri adımın beni biraz daha kendimden uzaklaştırdığını bugün daha iyi anlıyorum.
Uzun zamandır etrafıma baktığımda aynı şeyi hissediyorum. Artık insanlar, kim olduklarıyla değil, neye sahip olduklarıyla değer görüyor. Bir insanın ahlâkı, vicdanı, merhameti ya da karakteri ikinci planda kalıyor. Arabası, evi, takısı, düğünü ve gösterişi konuşuluyor. Sanki insanın değeri, sahip olduğu eşyaların toplamına indirgenmiş gibi.
İlişkiler de bundan payını alıyor. Dostluklar, akrabalıklar, hatta komşuluklar bile çoğu zaman samimiyet üzerine değil, karşılıklı beklentiler üzerine kuruluyor. İyi günlerde etrafı dolduran kalabalıkların, ilk sıkıntıda sessizce dağıldığını görmek artık şaşırtmıyor beni. Çünkü gösteriş üzerine kurulan bir dünyada vefanın yeşermesi kolay olmuyor.
Bunu en çok evliliklerde görüyorum. Bana göre evlilik, iki insanın aynı yolda yürümeye karar vermesidir. Fakat çoğu zaman bunun yerine, başkalarına kendini ispat etme yarışına dönüşüyor. Bilhassa bizim toplumda... Düğünler, salonlar, takılar, eşyalar... Birçok tercih, iki insanın huzuru için değil, başkalarının beğenisi için yapılıyor. "Millet ne der?" sorusu, "Biz nasıl mutlu oluruz?" sorusunun önüne geçiyor.
Bir başka şey daha var ki, beni uzun zamandır düşündürüyor. Bu toplumda insanın kendine ait bir alanı neredeyse kalmıyor. Evlenen iki insan değil, sanki iki aile evleniyor. Belki de bu yüzden iki insanın kurmaya çalıştığı hayat, daha en başından başkalarının hayatına dönüşüyor. Hayatın en mahrem kararları bile başkalarının onayından geçiyor. İnsan, kendi hayatını kurmaya çalışırken bir bakıyor ki onlarca beklentinin arasında sıkışıp kalmış.
Benim için bunun en yorucu tarafı ise kendime ayıracak bir alan bulamamak. Yalnız kalıp okuyabilmek, düşünebilmek, yazabilmek ve kendimi geliştirebilmek giderek zorlaşıyor. Günler birbirine benzeyen ziyaretlerle, bitmeyen düğünlerle, mecbur hissedilen davetlerle ve "ayıp olur" diye sürdürülen alışkanlıklarla akıp gidiyor. Sonra dönüp bakıyorum, zaman geçmiş ama ben kendime istediğim kadar yaklaşamamışım.
Bazen düşünüyorum; belki de artık mutlu olmaktan çok mutlu görünmeye emek veriyoruz. Birbirimizin hayatını yaşamıyoruz, birbirimizin vitriniyle yarışıyoruz. Belki de bu yüzden içimiz yoksullaşırken dışımızı süslemeye devam ediyoruz.
Son zamanlarda yaşadığım ve şahit olduğum olaylar bu düşüncelerimi daha da ağırlaştırdı. Daha evliliğinin altıncı ayını doldurmadan boşanan insanlar görüyorum. Daha nişan yapılmadan altınlar ve takılar yüzünden birbirine giren ailelere şahit oluyorum. Neredeyse her gün buna benzer bir hikâye duyuyorum, görüyorum.
Bütün bunlara baktıkça içimde büyüyen başka bir sıkıntı daha var. Son yıllarda sadece bozulan ilişkileri değil, gösteriş uğruna mahvolan hayatları da görüyorum. Sırf başkalarına mahcup olmamak için yıllarca ödeyemeyeceği borçların altına girenleri, tefecilerin eline düşenleri, bu yükün altında ezilenleri görüyorum. Bazen bu çaresizliğin insanı intihara kadar sürüklediğini duyuyorum. Her duyduğum hikâyede içim biraz daha daralıyor.
Daha kurulmadan dağılan yuvalara, daha evliliğin ilk yılında tükenen umutlara ve anne ya da babasının yokluğuyla büyümek zorunda kalan çocuklara şahit oluyorum. O zaman kendi kendime şu soruyu soruyorum: Biz gerçekten neyi ispat etmeye çalışıyoruz? Birkaç saat sürecek bir düğün, birkaç gün konuşulacak bir gösteriş, bir ömrün huzurundan daha mı değerli?
Bazen hissediyorum ki mesele artık sadece düğünler ya da takılar değil. Daha derinde bir şeyler eksiliyor. Faiz giderek sıradanlaşıyor, zina utanılacak bir şey olmaktan çıkarılıyor, tüketim ise neredeyse bir hayat biçimi hâline geliyor. Ben bütün bunları birbirinden kopuk meseleler olarak göremiyorum. Hepsi aynı boşluğun farklı yüzleri gibi geliyor bana. İnsan, Allah'ın rızasını ve hakikati merkeze koymayı bıraktığında, o boşluğu eşyayla, gösterişle ve bitmeyen arzularla doldurmaya çalışıyor. Fakat ne kadar doldurmaya çalışsa da içindeki eksiklik büyümeye devam ediyor.
Bazen bu meselelerin içinde de buluyorum kendimi. Tarafları bir araya getirmeye, kırılan gönülleri onarmaya, bir çözüm üretmeye çalışıyoruz. Çoğunlukla da başarılı olamıyoruz. Çünkü sosyoloji çok güçlü bir akıntı olarak duruyor karşımızda. Bazen elimden hiçbir şey gelmiyormuş gibi hissediyorum.
Çoğu zaman şunu düşünüyorum: Biz neyi kaybettik de eşyayı insandan daha değerli hâle getirdik? Belki de önce insanı kaybettik; geriye sadece eşyalar kaldı.
Beni yoran sadece yaşanan tartışmalar ya da çözümsüzlükler değil. Asıl yoran, sevginin yerini hesabın, güvenin yerini gösterişin almış olması. İnsanların birbirini değil, birbirinin imkânlarını tarttığı bir düzenin normalleşmesi. Bunu gördükçe içimde derin bir sıkıntı oluşuyor. Bazen gerçekten tiksiniyorum. İnsanlardan değil; bizi bu hâle getiren anlayıştan tiksiniyorum.
Bütün bunları yazarken kendimi bu tablonun dışında görmüyorum. Ben de bu toplumun içinde yaşadım, yaşıyorum. Ben de zaman zaman çevremin beklentilerini kendi ilkelerimin önüne koydum. Ben de insanların ne düşüneceğini fazla önemsediğim zamanlar oldu. Özellikle evlenirken, aileyi, akrabayı ve el âlemi memnun etmeye çalışırken, istemeden de olsa bazı tavizler verdim. Bugün geriye dönüp baktığımda, bunun beni mutlu etmediğini açıkça görüyorum.
Bu yüzden önce Allah'tan af diliyorum. Sonra da kendimden özür diliyorum. Çünkü insan bazen en büyük yanlışı, başkalarını memnun etmeye çalışırken kendine karşı yapıyor.
Belki de bu yazı biraz kendime verdiğim bir sözün ifadesidir. Bundan sonra beni kendimden uzaklaştıran bu alışkanlıklara daha mesafeli durmaya çalışacağım. Gösteriş için yapılan düğünlerden, insanı tüketen mecburi kalabalıklardan, sevginin önüne geçen akrabalık baskılarından ve hayatı sürekli başkalarının beklentilerine göre yaşamaya zorlayan anlayıştan elimden geldiğince uzak durmak istiyorum.
Bunu insanlardan uzaklaşmak için değil, kendime biraz daha yaklaşabilmek için istiyorum.
Daha çok okumak, daha çok düşünmek, daha çok yazmak, sessizliğe daha fazla yer açmak ve kendi entelektüel dünyamı ihmal etmemek istiyorum. Çünkü artık şuna inanıyorum: İnsan, en çok kendi içine emek verdiğinde büyüyor.
Belki de insanın en uzun yolculuğu, dünyaya doğru değil; kendine doğrudur. Ben de ömrümün geri kalanında biraz daha o yolu yürümeye çalışacağım.