Doğada hiçbir canlı, kışın geleceğini tahmin etmek için kahin ya da fütüroloji profesörü olmak zorunda değildir. Bir ayı, sonbaharın ardından ayazın geleceğini genetik mirasıyla bilir ve kış uykusuna yatar. Beyaz kürkünü kuşanmış bir gelincik, karın yağmasını bekler. Ancak doğanın ritmi bozulup da beklenen kar yağmadığında, o bembeyaz kürk yeşil kahverengi toprakta avcılar için açık bir hedef haline gelir. İşte insanlığın bugünkü krizi tam olarak budur: Kürkümüz beyaz ama beklediğimiz kar artık yağmıyor.
Dünya hiç olmadığı kadar hızlı, öngörülemez ve riskli bir faza evrildi. Sovyetler Birliği’nin çöküşü, 11 Eylül, küresel finans krizleri, teknolojik savaşlar ve hayatımızı durduran COVID-19 pandemisi bize tek bir şeyi öğretti: Gelecek, doğrusal bir çizgide ilerlemiyor. İnsan yaşamının değerinin artmasıyla birlikte, belirsizliğin içimizde yarattığı o varoluşsal korku da büyüyor. Peki, bu kördüğümlenmiş belirsizlikle nasıl baş edeceğiz? Bilim ve teknoloji bu kaosun neresinde duruyor?
Ekolojik iktisatçı ve fütürist Robert Constanza, teknolojiye olan sarsılmaz inancımız ya da derin şüpheciliğimiz üzerinden önümüze dört farklı dünya senaryosu koyuyor. Eğer teknolojik iyimserler haklı çıkarsa, 20. yüzyılın atomu geride kalacak ve bizi her şeyin birbirine bağlandığı, bilginin sonsuz bulutlarda saklandığı bir “Dijital Gökyüzü” karşılayacak. Ancak bu iyimserlik bir kabusa dönüşürse, kaynakların tükendiği, internetin çöktüğü ve insanlığın gettolara sıkıştığı bir “Matris” simülasyonuna uyanacağız. Madalyonun diğer yüzünde ise teknolojik şüphecilik yatıyor. Teknolojinin kontrolsüz gücünden korkup onu tamamen devletin demir yumruğuna teslim ettiğimiz bir “Çin Modeli” ile üretimin azaldığı, doğayla ortak bir yaşamın kurulduğu o barışçıl “İnfotopya” arasında bir yerde sıkışıp kalabiliriz.
Bugün geriye dönüp baktığımızda, bu radikal senaryolardan hiçbirinin tam anlamıyla gerçekleşmediğini görüyoruz. Ne var ki içinde yaşadığımız dünya, “Dijital Gökyüzü” ile “Çin Modeli” arasındaki o bıçak sırtı, tehlikeli çizgide yürüyor. Bir yanda sınırsız bir dijitalleşmenin büyüsüne kapılırken, diğer yanda teknolojinin kitleleri kontrol eden devasa bir silaha dönüşmesini izliyoruz.
İşte bu yüzden 1960’ların ve 70’lerin o eski fütüroloji anlayışını terk etmek zorundayız. O dönemlerde amaç, süper bilgisayarlara veriler yükleyip hava durumu tahmin eder gibi yarınları öngörmekti. Oysa bugün anlıyoruz ki, geleceğin tek bir yörüngesi yok, karşımızda rengarenk ama bir o kadar da tehlikeli olasılıklardan oluşan bir gelecek buketi duruyor.
Yazının başındaki ayıya yeniden dönelim. Ayı kışın geleceğini bilir ama o kışın nasıl geçeceğini tahmin edemez. İnsan olarak bizim ayıdan farkımız, sadece geleceği bekleyen pasif birer organizma olmamamızdır. Bizler tarihi, kültürü, felsefeyi ve teknolojiyi kendi elleriyle şekillendiren asıl güçleriz. Gelecek, hava durumu gibi sadece başımıza gelmesini beklediğimiz bir doğa olayı değildir. O, bizim bugünkü tercihlerimiz, etik sınırları çizilmiş kararlarımızla inşa edilen bir tasarımdır.
Bu yüzden artık sormamız gereken soru “Gelecekte bizi ne bekliyor?” değildir. Asıl sormamız ve yanıtını aramamız gereken soru şudur: “Biz nasıl bir gelecek istiyoruz?” Çünkü bilim bize sadece olasılıkları ve yolları sunabilir. Hangi yoldan yürüyeceğimizi, neyi arzulayacağımızı söyleyecek olan ise bizim kendi ahlâkımız, kültürümüz ve her şeye rağmen korumaya çalıştığımız insanlığımızdır. Geleceği tahmin etmeyi bırakmalı ve onu bugünden tasarlamaya başlamalıyız..