Yüksekova Güncel
2026-08-25 22:49:44

VELİ TOPLANTILARI — 1

Tahir Duman

t.duman30@hotmail.com 25 Ağustos 2026, 22:49

Yaklaşık iki yıldır zihnimin bir köşesinde, günümüz öğrencisinin hâlini, ailesini, okulunu ve bütün bunların arasında sıkışıp kalan eğitim meselesini anlatacak bir yazı dizisi fikri dolaşıyor. Adı da başından beri belliydi: “Veli Toplantıları.”

Eğitim camiasında, 22 yılımı öğretmenlik ve yöneticilikle geçirdim. Bu süre içerisinde sayısız veli toplantısına katıldım; bazen toplantıyı yönettim, bazen anlattım, bazen dinledim, bazen de bütün bunları aynı anda yapmaya çalıştım. Her toplantının sonunda ise velilerin gözlerinde aynı soruların farklı biçimlerde dolaştığını gördüm.

Aslında mesele şu: Veli okulda çocuğuyla ilgili bir şeyler öğrenmek istiyor; okul da veliye çocuğuyla ilgili bir şeyler anlatmak istiyor. Kâğıt üzerinde her şey gayet güzel. Fakat iş uygulamaya gelince karşımıza küçük bir ayrıntı çıkıyor: Toplantının süresi kısa, öğrenci sayısı çok, velinin sorusu ise genellikle tek cümlelik değil.

Günümüzün yoğun çalışma temposunda veli, iş yerinden izin alıyor, çoğu zaman apar topar okula yetişiyor. Bir yandan toplantıya katılıyor, bir yandan telefonuna gelen mesajlara bakmamaya çalışıyor, bir yandan da kalabalığın arasında çocuğunun durumunu öğrenmeye gayret ediyor. Öğretmen ise karşısında onlarca veli, arkasında onlarca öğrenci ve zihninde onlarca ayrı meseleyle birkaç dakikaya bütün bir eğitim sorunsalını sığdırmaya çalışıyor.

Sonra o meşhur soru geliyor:

“Hocam, benim çocuk nasıl?”

İşte tam burada eğitim sisteminin belki de en derin tıkanıklarından biri başlıyor.

Çünkü bu sorunun cevabı “İyi.” veya “Biraz daha çalışması lazım.” kadar basit değil. Çocuğun akademik durumu var, arkadaş ilişkileri var, özgüveni var, ekran alışkanlıkları var, aile beklentileri var, gelecek kaygısı var, ergenliği var… Hatta bazen çocuğun kendisinin bile henüz farkında olmadığı bir derin dünyası var.

Ama toplantı salonunda bütün bunları konuşmak için bize genellikle birkaç dakika düşüyor.

Ve biz birkaç dakikada bir çocuğu anlatmaya çalışıyoruz.


Üstelik veli de haklı, öğretmen de.

Veli daha fazla bilgi istiyor; öğretmenin daha fazla zamanı yok.

Öğretmen daha fazla anlatmak istiyor; karşısında bekleyen başka veliler var.

Velinin kafasında onlarca soru var; öğretmenin önünde birkaç dakika.

Toplantı bitiyor.

Veli okuldan çıkıyor.

Öğretmen masasını topluyor.

Ve çoğu zaman ikisinin zihninde de aynı cümle kalıyor:

“Aslında daha konuşacak çok şeyimiz vardı.”

İşte “Veli Toplantıları” yazı dizisi biraz da bu konuşulamayanların peşinden gidecek.

Bu yazı dizisinde yalnızca öğrenciyi anlatmayacağım. Öğrenciyi kuşatan aileyi, aileyi biçimlendiren toplumu, toplumu dönüştüren teknolojiyi, değişen değerleri, eğitimden beklentilerimizi ve bütün bunların ortasında giderek daha karmaşık hâle gelen çocukluk ve gençlik dünyasını birlikte düşünmeye çalışacağım.

Belki de bugün veli toplantılarında asıl konuşmamız gereken şey, “Çocuğumun notları nasıl?” sorusundan çok daha büyük.

Belki de asıl sorumuz şu:

“Biz nasıl bir çocuk yetiştiriyoruz ve bu çocuğu nasıl bir dünyanın içine hazırlıyoruz?”

Bu soru, beş dakikalık veli toplantılarına sığmayacak kadar büyük.

O hâlde biraz daha uzun konuşalım.


Günümüz Öğrencisinin Psikolojisi: Çocuklarımız Gerçekten İlgisiz mi?

Bir veli toplantısında öğretmenin karşısında oturan anne babaya yöneltilen soruların önemli bir kısmı akademik başarı etrafında dolaşır:

“Notları nasıl?”

“Ders çalışıyor mu?”

“Ödevlerini yapıyor mu?”

“Arkadaşları nasıl?”

Bunlar elbette önemli sorulardır. Fakat belki de bunlardan önce sormamız gereken başka sorular vardır.

Çocuğumuz nasıl hissediyor? 

Kendisi hakkında ne düşünüyor?

Geleceğini nasıl hayal ediyor? 

En son neye üzüldü? 

Neyi kaybetmekten korkuyor? 

Kendisini nerede ve kimin yanında değerli hissediyor?

Çünkü çocuğun notunu görmek kolaydır; fakat ruh hâlini görmek o kadar kolay değildir.

Bir karne bize çocuğun derslerden kaç aldığını söyleyebilir. Fakat onun kendisini yetersiz hissedip hissetmediğini, arkadaş grubunda kabul görüp görmediğini, ailesinin beklentileri altında ezilip ezilmediğini veya geleceğe dair umut taşıyıp taşımadığını söylemez.

İşte günümüz öğrencisini anlamaya çalışırken tam da burada durmamız gerekiyor.

Çocuk mu değişti, dünya mı değişti?

Büyükler olarak sık kullandığımız bir cümle vardır:

“Bizim zamanımızda çocuklar böyle değildi.”

Belki gerçekten değildi. Fakat bunun sebebi bugünün çocuklarının daha kötü olması değildir. Çocukluğun yaşandığı dünya değişmiştir.

Biz bilgiye ulaşmak için kitaba, ansiklopediye, öğretmene veya kütüphaneye ihtiyaç duyuyorduk. Bugünün öğrencisi birkaç saniye içerisinde dünyanın en büyük bilgi kaynaklarına ulaşabiliyor.

Biz bir filmi izlemek için belirli bir saati beklerdik. Bugünün çocuğu istediği içeriğe istediği anda ulaşabiliyor.

Biz arkadaşlarımızla sokakta buluşurduk. Bugünün öğrencisi kendi odasından saatlerce iletişim kurabiliyor.

Bizim dikkatimizi daha yavaş akan bir dünya şekillendirdi. Bugünün çocuğu ise bildirimler, kısa videolar, oyunlar, mesajlar ve sürekli değişen görüntüler arasında büyüyor.

Dolayısıyla mesele yalnızca “çocuklar değişti” değildir. Çocukların içinde yetiştiği sosyal dünya değişmiştir.

Sosyolojik açıdan baktığımızda bu önemli bir ayrımdır. Çünkü insan davranışları yalnızca bireysel özelliklerle açıklanamaz. İnsan, içinde bulunduğu toplumla sürekli etkileşim hâlindedir.

Çocuk da aileden, okuldan, arkadaşlarından, çevresinden ve dijital dünyadan öğrenir. Bütün bu alanlar onun dünyayı anlamlandırma biçimini oluşturur.

Bu nedenle günümüz öğrencisini anlamak istiyorsak yalnızca çocuğa değil, çocuğun içine doğduğu toplumsal ortama da bakmalıyız.

Bir öğrencinin telefonuyla çok fazla ilgilenmesi yetişkin açısından basit bir problem gibi görünebilir.

Bu problem, “Telefonu bıraksın düzelir.” demeyle de çözülebilecek bir problem değildir.

Burada daha derin bir soru sormamız gerekir:

Telefon çocuk için ne anlam ifade ediyor?

Belki eğlence, belki arkadaşlık, belki ait olma, belki onaylanma, belki yalnızlıktan kaçış, belki de ebeveyni taklit…

Burada Max Weber’in anlamacı sosyolojisi eğitim açısından önemli bir bakış açısı sunar. İnsan davranışını yalnızca dışarıdan gözlemlemek yeterli değildir; davranışın onu gerçekleştiren kişi açısından taşıdığı anlamı da anlamaya çalışmak gerekir.

Bu yaklaşımı eğitim hayatına uyarladığımızda önemli bir sonuç ortaya çıkar.

Çocuğun yaptığı şeyi hemen yargılamadan önce, o davranışın çocuk açısından ne anlama geldiğini ve altında hangi sebeplerin yattığını anlamaya çalışmalıyız.

Bu, her davranışı doğru kabul etmek değildir. Tam tersine, bir davranışı değiştirebilmek için önce nedenini anlamaktır.

Çocuk ders çalışmıyorsa yalnızca “tembel” demek yerine neden çalışmadığını araştırmalıyız.

Sınıfta konuşuyorsa yalnızca “yaramaz” demeden önce dikkat çekme ihtiyacını, arkadaş grubundaki konumunu veya derse ilişkin motivasyonunu düşünmeliyiz.

Çünkü bazen davranış, çocuğun söyleyemediği şeyin dilidir.

“Tembel öğrenci” dediğimizde ne oluyor?

Eğitim hayatında bazı kelimeleri çok kolay kullanıyoruz:

“Başarısız.”

“Tembel.”

“Problemli.”

“Yaramaz.”

“İlgisiz.”

Bu kelimeler yalnızca davranışı tanımlamaz. Zamanla çocuğun kendisini tanımlamasına da dönüşebilir.

Bir öğrenciye yıllarca “Sen tembelsin.” denildiğini düşünelim. Bir süre sonra çocuk:

“Ben ders çalışmıyorum.” demek yerine,

“Ben tembelim.” demeye başlayabilir.

Burada sembolik etkileşimcilik ve etiketleme yaklaşımı bize önemli bir açıklama sunar. İnsan kendisini yalnızca kendi gözünden görmez; başkalarının kendisine yönelik tutumlarından da etkilenir.

Öğretmenin bakışı, anne babanın dili ve arkadaş grubunun değerlendirmesi çocuğun benlik algısının oluşumunda rol oynar.

Bu nedenle eğitim dilimizi de yeniden düşünmeliyiz.

“Sen tembelsin.” yerine:

“Bu konuda yeterince çaba göstermiyorsun.”

“Sen başarısızsın.” yerine:

“Henüz istediğin noktaya gelemedin.”

“Sen matematiği yapamazsın.” yerine:

“Matematikte daha fazla çalışmaya ve farklı bir yönteme ihtiyacın var.”

İlk cümleler çocuğa kim olduğunu söyler. İkinci cümleler ise neyi değiştirebileceğini gösterir.

Başarı baskısı ve görünmeyen korkuların farkında olmayan bir ebeveyn ve öğretmen çocuğu asla doğru yönlendiremez.

Günümüz öğrencisinin psikolojisini konuşurken aile beklentilerini de göz ardı edemeyiz.

“Kaç aldın?”

“Arkadaşın kaç aldı?”

“Bu puanla nereye gideceksin?”

Bu cümleler sevgiyle söylenebilir. Fakat sürekli tekrarlandığında çocukta şu düşünce oluşabilir:

“Başarılı olmazsam değerimi kaybederim.”

Çocuklarımızın başarılı olmasını istemek doğaldır. Fakat başarının çocuğun değerinin ölçüsü hâline gelmesi tehlikelidir.

Bir çocuk 90 alabilir ve kendisini başarısız hissedebilir. Bir başka çocuk 60 alabilir ve hayatında önemli bir gelişme göstermiş olabilir.

Not aynı şeyi söylemez. Çocuğun hikâyesini bilmeden notu yorumlamak eksik bir değerlendirmedir.

Hiç olmadığı kadar bağlantılı, bazen hiç olmadığı kadar yalnızlık içindedir günümüz çocukları.

Günümüz öğrencisinin önemli çelişkilerinden biri de budur.

İletişim imkânlarımız arttı; fakat anlamlı ilişkilerimiz aynı ölçüde artmadı.

Bir öğrencinin yüzlerce sosyal medya bağlantısı olabilir. Fakat gerçekten konuşabileceği bir yetişkini olmayabilir.

Bu nedenle günümüz çocuğunun psikolojisini yalnızca “ekran bağımlılığı” üzerinden okumak yeterli değildir.

Bazen ekranın arkasında bir ihtiyaç vardır:

Görülmek, dinlenmek, ait olmak, kabul edilmek ve kendini ifade etmek.

Çocuğun elindeki telefonu almak kolaydır. Fakat telefonun doldurduğu boşluğu doldurmak oldukça zordur.

Çocuğu korumak mı, hayata hazırlamak mı? Hangisi bizim asli görevimiz?

Modern ebeveynliğin önemli problemlerinden biri de çocukları her türlü zorluktan koruma eğilimidir.

Çocuk üzülmesin.

Kaybetmesin.

Zorlanmasın.

Hata yapmasın.

Elbette bütün bunların arkasında sevgi vardır. Fakat çocuk hiç kaybetmezse kaybetmeyi nasıl öğrenecek? Hiç sorumluluk almazsa sorumluluğu nasıl geliştirecek? Hiç hata yapmazsa hatasından nasıl ders çıkaracak?

Çocuğun bütün problemlerini onun adına çözmek, kısa vadede onu rahatlatabilir. Fakat uzun vadede problem çözme becerisini zayıflatacaktır.

Bu nedenle temel ilkemiz şu olmalıdır:

Çocuğu hayattan korumak yerine, onu hayatla baş edebilecek şekilde yetiştirmeliyiz.

Peki veli toplantılarında neyi konuşmalıyız?

Belki artık veli toplantılarının sorularını da değiştirmemiz gerekiyor.

“Notları nasıl?” sorusunun yanında:

Arkadaş ilişkileri nasıl?

Kendisine güveniyor mu?

Bir sorun yaşadığında yardım istiyor mu?

Sorumluluklarını kendi başına yerine getirebiliyor mu?

Son zamanlarda davranışlarında belirgin bir değişiklik oldu mu?

Geleceği hakkında ne düşünüyor?

Okulda kendisini değerli hissediyor mu?

Gibi sorular da sorulmalı.

Çünkü çocuğun eğitimini yalnızca akademik performans üzerinden değerlendirdiğimizde, onun insan olarak gelişimini görünmez hâle getirebiliriz.

Çocuğu düzeltmenin ilk öncülü kendimizi anlamaktır. Kendisini anlayan bir veli çocuğunu da anlayacaktır. 

Çocuğu anlamanın, çocuğun her istediğini yapmak olmadığını bilecektir.

Sınır koymamanın, disiplini ortadan kaldırmak olduğunu bilecektir.

Sağlıklı sınırlar koyabilmenin tek yolunun ise çocuğunu tanımak olduğunu bilecektir.

Bir öğrencinin neden zorlandığını bilmeden ona uygun rehberlik yapamayız.

Neden öfkelendiğini bilmeden öfkesini yönetmesine yardım edemeyiz.

Neden ders çalışmadığını bilmeden çalışma alışkanlığı kazandıramayız.

Bu nedenle eğitimde ilk adım bazen öğretmek değil, anlamaktır.

Çünkü anlamadan verilen eğitim, çocuğun gerçek ihtiyacının yanından geçip gidebilir.

Son söz: Çocuklarımızı değil, bakışımızı da değiştirmeliyiz. 

Günümüz öğrencisini konuşurken kolay bir sonuca ulaşabiliriz:

Çocuklar değişti.

Daha dikkatsizler.

Daha sabırsızlar.

Telefon bağımlısılar.

Kitap okumuyorlar.

Ders çalışmıyorlar.

Fakat sosyolojik bakış bize daha zor bir soru sorduruyor:

Çocuklar mı değişti, yoksa onları yetiştiren dünya mı?

Belki ikisi birden.

O hâlde çözümü yalnızca çocuğu değiştirmekte aramamalıyız. Aileyi, okulu, arkadaş çevresini, dijital kültürü ve başarı anlayışımızı da düşünmeliyiz.

Çünkü çocuk, bütün bu dünyaların kesiştiği yerde büyüyor.

Bir çocuğa:

Neden böyle oldun? diye sormadan önce belki de şunu sormalıyız:

Seni böyle yapan dünyada neler oluyor?

Veli toplantılarının gerçek anlamı da belki burada başlıyor.

Çocuğun notlarını konuştuğumuz masadan, çocuğun kendisini anlamaya çalıştığımız masaya geçebildiğimizde…

Davranışını yargılamadan önce anlamını araştırabildiğimizde…

Onu başka çocuklarla karşılaştırmak yerine kendi gelişimini görebildiğimizde…

Ve en önemlisi, çocuğa yalnızca başarılı olması gereken bir öğrenci olarak değil, kendisine bir hayat kurmaya çalışan bir insan olarak bakabildiğimizde…

İşte o zaman veli toplantısı gerçekten bir eğitim toplantısına dönüşür.

Çünkü bazen bir çocuğun hayatını değiştirmek için ona daha fazla şey öğretmek değil, onu biraz daha dikkatle dinlemek gerekir.

İkinci yazımda ailenin çocuktan beklentilerini ele alacağım. Görüşmek dileğiyle...

Sitemizden en iyi şekilde faydalanmanız için çerezler kullanılmaktadır.