Yüksekova Güncel
2026-08-30 23:18:45

VELİ TOPLANTILARI — 2

Tahir Duman

t.duman30@hotmail.com 30 Ağustos 2026, 23:18

AİLENİN BEKLENTİLERİ

Toplumumuzda ailelerin sosyokültürel ve ekonomik yapıları birbirinden oldukça farklıdır. Bu farklılık, ailelerin çocuklarından beklentilerine, çocuk yetiştirme biçimlerine ve eğitime yükledikleri anlama da doğrudan yansımaktadır. 

Kimi aile için çocuğunun iyi bir üniversite kazanması hayatın en önemli hedefiyken kimi aile için bir meslek sahibi olması, ayakları üzerinde durması ve hayata tutunması yeterli görülebilir. Ancak bütün bu farklılıklara rağmen günümüz toplumunda ailelerin büyük ölçüde ortaklaştığı bir nokta vardır: Çocuklarının okumasını istemek.

Okumak; sabır, emek ve süreklilik isteyen oldukça zor bir süreçtir. On iki yıllık zorunlu eğitim hayatı, aslında çocuklarımızı uzun soluklu bir çalışmaya hazırlayan bir süreçtir. 

Başarı, çoğu zaman bir anda ortaya çıkmaz; küçük adımların, düzenli tekrarların ve vazgeçmeden sürdürülen bir çabanın sonucudur. Bu süreçte gerçekten çalışan, sorumluluk alan ve yaptığı çalışmanın hakkını veren öğrenciler, hedefledikleri üniversite ve bölümlere yerleşme konusunda önemli bir avantaj elde ediyorlar. Çünkü üniversite sınavı yalnızca bilgiyi değil, yıllar boyunca oluşturulmuş çalışma alışkanlığını, sabrı ve devamlılığı da ölçüyor. 

Çocuğumuzdan beklememiz gereken şey, her gün saatlerce ders çalışması değil; hedefi doğrultusunda düzenli çalışmayı ve başladığı işi sürdürebilmeyi öğrenmesidir. Asıl mesele, bir gün çok çalışmak değil; gerektiğinde sıkılsak, yorulsak ve sonuç hemen görünmese bile çalışmaya devam edebilmektir.

Bu zorlu süreçte günümüz çocuklarının çoğu, hayatın zorlu yüzüyle karşılaştığında ne yapacağını, nasıl bir yol izleyeceğini tam olarak bilemiyor. Aslında birçoğunun hayalleri var; bir meslek seçmek, bir alanda ilerlemek, kendi hayatını kurmak istiyorlar. Fakat atacakları adımın sonrasında karşılaşacakları belirsizlik onları ürkütüyor. Çünkü artık mesele yalnızca “Ne olmak istiyorsun?” sorusuna cevap vermek değil; “Peki olduktan sonra ne olacak?” sorusunu da göze alabilmek.

“Öğretmen olmak istiyorum ama artık atamıyorlar ki.” “Mühendis olsam, nerede iş bulacağım?” “Eczacılık güzel bir meslek ama her yer eczane doldu.” “En iyisi doktor olayım; ama onu kazanmak da neredeyse imkânsız.”

Çocukların cümlelerine dikkat ettiğimizde, çoğu zaman karşımızda isteksiz bir genç değil, geleceği konusunda kaygılı bir genç olduğunu görürüz. Hayal kurmadan önce iş imkânını, bir meslek seçmeden önce ekonomik karşılığını, adım atmadan önce de başarısız olma ihtimalini hesaplıyor. Daha yolun başındayken hayatın bütün risklerini görmek istiyor.

Belki de günümüz çocuklarının en büyük problemlerinden biri budur: Hayata başlamadan önce hayatın garantisini aramak. Bu garantiyi arama hali toplumumuzun sosyolojine yerleşmiş ve iyice kemikleşmiş olan “ne olursa olsun devlete kapak atmalısın” anlayışının çocuğa yansımasıdır. 

Oysa hayatın hiçbir döneminde böyle bir garanti yoktur. Meslekler değişir, iş alanları dönüşür, şartlar farklılaşır, bazen planlarımız bozulur. İnsanı hayata hazırlayan şey, bütün belirsizlikleri ortadan kaldırmak değil; belirsizlik karşısında yolunu yeniden çizebilecek cesareti ve beceriyi kazanmaktır.

Bu nedenle çocuklarımıza yalnızca “Hangi mesleği seçmelisin?” sorusunu değil, “Şartlar değiştiğinde ne yapabilirsin?” sorusunu da öğretmemiz gerekiyor. Çünkü geleceğin dünyasında başarılı olacak çocuk, geleceği en doğru tahmin eden değil; değişen şartlara rağmen yeniden başlayabilen çocuk olacaktır.

Buraya kadar çocuğun beklentisinin resmini çizdik. Şimdi biraz da ailenin beklentisinin resmini çizelim.

Bir anne çocuğunun doktor olmasını ister. Bir baba mühendis. Başka bir aile, çocuğunun devlet memuru olmasını arzu eder. Kimi aile için iyi bir gelecek, iyi bir üniversite ve yüksek bir maaşla; kimi için güvenli bir meslek, düzenli bir hayat ve toplumda saygın bir konumla özdeşleşmiştir.

Bütün bunlar anlaşılabilir. Çünkü anne-baba, çocuğu için iyi bir gelecek ister. Onun hayatın zorlukları karşısında ezilmesini, ekonomik sıkıntılar yaşamasını, işsiz kalmasını istemez. Kendi yaşadığı güçlükleri çocuğunun yaşamamasını arzular. Hatta çoğu zaman kendi gerçekleştiremediği hayallerini de çocuğunun geleceğinde gerçekleştirmek ister.

İşte tam da burada üzerinde düşünmemiz gereken ince bir çizgi vardır: Çocuğumuz için iyi bir gelecek istemek ile çocuğumuzun geleceğini onun yerine belirlemek aynı şey değildir.

Birincisi sevgiden doğar; ikincisi ise bazen farkında olmadan çocuğun hayatı üzerindeki irademizi artırır.

Çocuğumuza “Senin için en iyisini istiyorum.” derken, gerçekten onun için en iyisini mi istiyoruz; yoksa bizim “iyi” olarak tanımladığımız hayatı onun yaşamasını mı istiyoruz?

İşte asıl mesele burada başlıyor.

Çünkü çocuklarımızın geleceğine dair kurduğumuz cümlelerin içinde çoğu zaman onların yeteneklerinden, ilgilerinden ve hayallerinden önce bizim korkularımız, bizim beklentilerimiz ve bizim başarı ölçülerimiz yer alıyor.

İşte aile beklentisi, çocuğun kendi hayatını kurma çabasıyla burada karşı karşıya gelebilir.

Çünkü çocuk yalnızca bir meslek seçmez; aynı zamanda nasıl bir hayat yaşayacağına, neye değer vereceğine, hangi alanda kendisini gerçekleştireceğine dair bir yolculuğa çıkar. Anne-babanın görevi bu yolculuğu onun adına yapmak değil, gerektiğinde yanında yürümektir.

Belki de iyi ebeveynliğin en zor taraflarından biri budur.

Çocuğumuzun elinden tutmak ile onun yerine yürümek arasındaki farkı görebilmek.

Bazen çocuklarımızın geleceğini onların yeteneklerinden çok bizim hayallerimiz belirliyor.

“Ben okuyamadım, sen oku.”

“Bizim zamanımızda imkân yoktu.”

“Sen bizim çektiğimizi çekme.”

“Doktor ol.”

“Mühendis ol.”

“Devlet memuru ol.”

Bu cümlelerin arkasında çoğu zaman sevgi, fedakârlık ve iyi niyet vardır. Ancak iyi niyetle kurulan her cümle, çocuk için doğru sonuç doğurmayabilir. Çünkü bu sözler zamanla çocuğun zihninde bir başarı ölçüsü oluşturur: İyi okul, iyi üniversite, iyi meslek, iyi maaş… Ve bütün bunların sonunda “başarılı insan”.

Oysa çocuğumuza yalnızca nasıl bir meslek sahibi olacağını değil, nasıl bir insan olacağını da sormalıyız.

Çok para kazanabilir ama sorumluluk sahibi olmayabilir. İyi bir üniversite bitirebilir ama empati kuramayabilir. Saygın bir mesleğe sahip olabilir ama hayat karşısında olgunlaşmamış olabilir. Demek ki eğitim yalnızca bir meslek ve gelecek hazırlama işi değildir; insan yetiştirme meselesidir.

Aile beklentisinin bir başka tehlikeli boyutu da karşılaştırmadır:

“Kuzenin senden daha başarılı.”

“Komşunun çocuğu fen lisesini kazandı.

“Arkadaşın senden yüksek aldı.”

Çocuğu sürekli başkalarıyla karşılaştırmak, bir süre sonra onu geliştirmek yerine ona “Ben yeterli değilim.” Duygusunu öğretebilir. Oysa çocuğu başkalarıyla değil, kendi dünkü hâliyle karşılaştırmak gerekir. Çünkü her çocuğun yeteneği, imkânı, aile yapısı ve hayata başladığı yer aynı değildir.

Asıl mesele çocuğumuzun bizim istediğimiz hayatı yaşaması değil, kendi hayatını kurabilecek hâle gelmesidir.

Çünkü çocuk bizim devamımız olabilir; ama bizim tekrarımız değildir.

Onun adına bütün kararları verdiğimizde, belki bugün için belirsizliği azaltırız. Fakat yarın kendi kararlarını verme, hata yapma ve sonuçlarının sorumluluğunu üstlenme gücünü de elinden alabiliriz.

Daha da önemlisi, çocuk kendi hayatının sorumluluğunu taşıyamadığında başarısında da başarısızlığında da dönüp aileyi işaret edebilir:

“Beni onlar yönlendirdi.”

“Beni onlar bu yola soktu.”

İşte aile beklentisinin en tehlikeli tarafı budur: Çocuğun kendi hayatıyla kurduğu sorumluluk ilişkisini zayıflatmak.

Çocuklarımızı koruyalım, ama onların yerine yaşamayalım.

Yol gösterelim, ama yolu onların yerine yürümeyelim.

Tecrübelerimizi aktaralım, ama karar verme hakkını tamamen elimizden almayalım.

Çünkü iyi ebeveynlik, çocuğun hayatını planlamak değildir.

İyi ebeveynlik, çocuğun kendi hayatını planlayabilecek kadar güçlü, kendi kararını verebilecek kadar özgür ve o kararın sonuçlarını taşıyabilecek kadar sorumlu bir insan olmasını sağlamaktır.

Belki de çocuklarımıza bırakabileceğimiz en büyük miras; iyi bir meslek, yüksek bir maaş ya da rahat bir hayat değildir.

Kendi hayatını seçebilecek bir akıl,

Kendi kararını verebilecek bir irade

Ve verdiği kararın sorumluluğunu taşıyabilecek bir karakterdir.

Buraya son olarak şunu eklemeden yazıyı bitirmeyeceğim. Gözümüzden sakındığımız, iyi bir meslek sahibi yaptığımız çocuklarımız hayatlarının birçok dönüm noktalarında neden toplumsal ve ailesel baskılar altında kalıp yanlış kararlar veriyorlar? Mesela neden doğru bir eş seçemiyorlar? Sanırım çocukluktan beri ebeveyn baskısıyla şekillendikleri için böyleler. 

Üçüncü yazımda, sosyolojik yapının eğitime etkisi konusunu işleyeceğim. Görüşmek dileğiyle.

Sitemizden en iyi şekilde faydalanmanız için çerezler kullanılmaktadır.